Aslına bakarsanız tam Oğuz Hakseverin O An programına layık bir fotoğraf:)) AP fotoğrafçısı Victor R. Caivano'nun objektifinden değişik bir kare. Hani elde basketbol topu olmasa ne dedikodular çıkar kim bilir:)) 2012 Londra Olimpiyatları Rusya - İspanya erkekler basketbol yarı final maçından ilginç bir kare yakalamış Caivano. Rudy Fernandez ve Alexey Shved. Biri takımı adına sayı yapmakya çalışırken diğeri önlemeye çalışıyor ve ortaya bu ilginç kare çıkıyor Caivano'nun objektifinden...
Uzun zamandır
The Big Bang Theory'nin kaçırdığım eski bölümlerini izlemekten sinema
yazılarına kısa bir süre ara vermiştik. Aslında itiraf ediyorum asıl sebep TBBT
değil:)) Asıl suçlu bu inanılmaz yaz sıcakları ve bu sıcaklarda yaşadığım uzun
süreli konsantrasyon sorunu:))
Neyse bu hafta
sevgili vantilatörümün yardımı ve paylaşımcılığı sayesinde tekrardan film
izlemeye başlayabildik...Şimdiden iyi seyirler...
"With a little luck, it goes forward, and you win. Or maybe it doesn't, and you lose."
Bu hafta izlediğim
ilk film usta yönetmen Woody Allen'ın yazıp yönettiği 2005 yapımı Match Point.
Woody Allen gene bize sanki o şehrin veya kasabanın gönüllü turizm elçisi
edasıyla filmin hemen başında bir turistik gezi yaptırıyor. Film İngiltere'de
geçtiği için ise bu beni, içimde akan bir yarayı tekrar dürtüklüyor.
İngiltere'nin o eski sokaklarından modern şehir merkezine, bağından bahçesine
kadar güzel bir gezinin ardından benim gene İngiltere'ye gitme aşkım
kabarıyor:)) Neyse biz filmimize dönelim. Film, klasik ve sıradan bir aşk
üçgenini romantizm ve gerilim ile harmanlayıp asıl vermek istediği mesajı
filmin geneline yayar nitelikte. Başlarda biraz da olsa durağan olan film son
yarım saatinde ise adeta izleyeni ekrana kilitliyor. Son yarım saatte günah, suç
ve adaleti inanılmaz bir şekilde işlemiş usta yönetmen.
Hayatta şanslı
olmak ve karşınıza çıkabilecek bu şansları iyi bir şekilde değerlendirebilmenin
ne kadar önemli bir şey olduğunu anlatıyor aslında bize Allen. (Farklı bir
yolla olsa da) Filmin başını sonuna bağlayışı ise zaten muazzam. Bazıları için
kaybetmek anlamına gelenin başkaları için kazanca dönüşebileceğini bizi adeta
ters köşe yapıp anlatıyor Woody Allen. Bu da onun kamerasının ve kaleminin ne
kadar sağlam olduğunu kanıtlıyor.
Son olarak Scarlett Johansson:)))
"I believe God made me for a purpose, but he also made me fast. And when I run I feel His pleasure."
Haftanın ikinci
filmi ise uzun zamandır arşivimde izlemek için sakladığım ama uzun süredir
ihmal ettiğim bir film. Hazır 2012 Londra Olimpiyatları başlamışken de artık
izleyelim dedik.
Chariots of Fire
1981 yapımı 4 dalda Oscar almış, bir lisede başlayıp daha sonrasında 1924 Paris
Olimpiyatlarına kadar giden bir hikâyenin öyküsü. Film aslına bakarsanız biraz
durağan olmasına rağmenanlatımı ve izlemesi
gayet basit. Farklı dinlere ve amaçlara hizmet eden iki İngiliz atletin hikâyesini
anlatıyor bize film. Bu iki İngiliz atletin hikâyesinden yola çıkarak da,
insanın zaaflarını, ilkelerini, güçlü ve zayıf yanlarını kısacası insanın
doğasınıen yalın dille ekrana
yansıtmış yönetmen.
Eğer
Olimpiyatlara, özellikle atletizme merakınız varsa şiddetle tavsiye edebileceğim
bir film. Filmin yarış sahnelerini izledikçe benim aklıma gelen "demek o
dönemlerde sadece insanlar yarışıyormuş" cümlesi oldu. Nedenine gelecek
olursam filmde de görebileceğiniz gibi o dönemde şimdiki gibi ne sizi uçuran
spor ayakkabılar ne terinizi tutan t-shirler var ne de atletler için yapılan
özel pistler. Sadece ama sadece yarışan atletler var. O zamandan bu zaman değin
ise olimpiyatlarda tek değişmeyen şey ise en çok sporcu ile Amerika'nın
katılması olmuş:))
Filmin özellikle
açılış ve kapanış sahneleri ise epic diyebileceğimiz herkesin bildiği ünlü
besteci Vangelis'in meşhur bestesi ile bezenmiş sahneler.
"There is no peace at the end of this. "
Hazır
olimpiyatlara girmişken 2005 yapımı tapınılası yönetmen Spielberg'ün Munich
filmini es geçmek olmazdı. İsminden de anlaşılacağı üzere 1972 Munich
Olimpiyatları sırasında meydana gelen terörist saldırıyı ve saldırı sonrası
İsrail'in intikamını anlatıyor bize.
Kara Eylül adlı
Filistinli terör örgütü 1972 yılındaki Munich Olimpiyatlarında İsrailli
sporcuları rehin almıştır. Alman hükümetinin başlattığı rehineleri kurtarma
operasyonu ise tam bir faciaya dönüşür ve 11 İsrailli sporcu hayatını kaybeder.
Fakat teröristlerden hepsi ölmemiş ve İsrail intikam istemektedir.
Öncelikle şunu
söyleyeyim film hakkında pek de objektif olabileceğimi söyleyemem. Nedenine
gelirsek tabi ki Spielberg Spielberg. Benim için en kötü filmi bile iyidir,
güzeldir.
Film tabi ki bir
Schindler's List gibi başyapıt olmasa da filmin kurgusu öylesine muazzam bir
şekilde işlenmiş ki uzun sayılabilecek üç saatlik bir süresi olmasına rağmen
başından sonuna kadar ekrana kilitliyor sizi. Hem de hiç sıkılmadan. İki kere
sigara arası verdim ama doğruyu söylemek gerekirse:))
Film başlarda
izleyenlere taraflı çekilmiş bir film olarak gelse de sonuna doğru aslında ne
kadar tarafsız olduğunu gayet net bir biçimde ortaya koyuyor. Terörün terörle
bitmeyeceğini tam aksine bunun yeni teröristler doğuracağını anlatmaya çalışmış
aslında Spielberg ve bunda da gayet başarılı olmuş diyebiliriz.
Filmin oyuncu
kadrosuna gelecek olursak muazzam bir kadro olmasına rağmen bir o kadar da
ilginç bir kadro. İlginç dememin sebebi ise şundan dolayı; İsrail -
Filistin sorununu işleyen bir film ama oyunculara bakacak olursak başrollerde Avustralyalı
Eric Bana, İngiliz Daniel Creg, Fransız Mathieu Kassovitz ve İrlandalı Ciaran
Hinds:)) Avner rolündeki Eric Bana ise muazzam bir oyunculuk sergilemiş. Adama
o kadar iyi oynamış ki karakteri her ne kadar terörist öldüren bir Mossad ajanı
olsa da sevdiriyor bize. Ayrıca filmde yer yer çok da uzun sahneleri
olmasa da Ephraim rolünde Geoffrey Rush'ı hayranlıkla izledim
diyebilirim.
Filmin müzikleri
ise utsa isim John Wiiilams'a ait fazla söze gerek yok sanırım. Özellikle
filmin başındaki müzik insanı içten bir şekilde etkileyen cinsten.
"You've done a fine job, Son. We'll take it from here. That's when you know you're screwed."
Hep eski filmleri
izleyecek değiliz ya:)) son filmimiz 2012 yılı yapımı Safe House. Yönetmen
olarak Steven Spielber'e ne kadar hayran isem işin oyunculuk kısmında ise benim
için en başta gelen isimlerden biri Denzel Washington dır. Adamın sevmediği,
izlerken sıkıldığımı hatırladığım film yok diyebilirim.
Başta CIA olmak
üzere istihbarat birimlerini yozlaşmasını anlatan klasik bir aksiyon-macera
filmi. Aslına bakarsanız filmin senaryosu çok da değişik olmamasına rağmen
ki filmin ortalarında kendini tamamen belli ediyor ve sonunda bir sürpriz ile
de karşılaşmıyorsunuz gerek aksiyon sahneleri olsun gerekse Denzel
Washington'ın usta oyunculuğu sayesinde kendini sıkılmadan izletebilen bir
film. Ha Denzel Washington'ın en iyi filmlerinden biri diyebilir miyiz??
Kesinlikle hayır. Hatta daha da ileri gidip Ryan Reynolds'ın yanında Denzel Washington
değil de başka biri olsaydı film bu kadar izlenebilir olur muydu da
diyebiliriz. Açıkçası şiddetle izleyin diyebileceğim bir film değil ama eğer
Denzel Washington hayranı iseniz zaten mutlaka izlersiniz.
Yine bol bol küfür ve hakaret yeme
potansiyelimizin yüksek olduğu bir yazımız ile karşınızdayız. Basketbol ile
ilgili olanların bildiği üzere Galatasaray Bayan Basketbol şubesi geçen aylarda
Belçikalı pivot Ann Wauters'ı kadrosuna kattı. Burada yazacağımız konu ise
maalesef bu transferin sportif açıdan bir değerlendirmesi olmayacak.
Öncelikle bilmeyenler için burada
tekrardan ufak bir hatırlatma geçelim. Belçika yasalarına göre ülkede iki bayan
birbirleri ile resmi olarak evlenebiliyor. Bu bağlamda Ann Wauters da Lot
Wielfaer adlı bir başka bayanla evli ve bu evliliklerinden de dünyalar tatlısı
iki çocukları var. Buraya kadar bir problem yok. Kendisi tabi ki de
Galatasaray'a transfer olduğundan dolayı eşini ve çocuklarını da Türkiye'ye
getirecek. Getirecek olmasına getirecek de bu bazı kesimlerin herhalde zoruna
gitmiş olacak ki kadına daha gelmeden saldırmaya, saldırmanın ötesinde açık
açık tehdit etmeye başlamışlar. İşin daha da ilginç yanı bu saldırılara ve
tehditlere karşı basketbol camiasından öyle ciddi ciddi bir tepki gelmemesi
oldu. En azından sosyal medyada gördüğüm kadarıyla.
Bu saldırıların ilk çıkış noktası ise
basketfaul adlı site oldu. Yaptıkları "özel haberin" başlığı ise
aynen şöyle; "Bayanla evli, çocuk sahibi Wauters Galatasaray'a gelecek
mi?" Bir kere size ne efendiler kadın kimle evliyse evli, kimden çocuğu
varsa var. Ahlak bekçisi mi kesildiniz başımıza diyeceğim ama ben burada bir
ahlaksızlık göremiyorum. Çünkü sizin gibi içim fesat değil, çünkü sizin gibi
iğrenç değilim. Haberin devamı ise daha da içler acısı maalesef. Haberin
sonundaki not kısmını okuduğunuzda tüylerinizi diken diken edecek cinste.
Yazılan notu aynen aktarıyorum.
"Basketfaul olarak magazin
haberlerden sürekli kaçındık ve özel yaşamlarla ilgilenmedik ancak bu durum
basketbol camiasında çoğu kimse tarafından bilindiği için sizlerle paylaştık.
Ann Wauters sözleşmesi feshedilmez ve İstanbul'a gelirse, kucağında bu çocuklar
ve yanında yukarıda fotoğrafını gördüğünüz partneri olacak.. Türk toplumu için
oldukça aykırı bir durum.. Ayrıca Türk kızlarını, Türk basketbolcuları doğa
dışı organizasyonlardan korumak hepimizin görevi olmalı.. Kulüplerin de.."
Türk toplumu için aykırı bir durummuş bu basketfaul sitesine göre.
Öncelikle sen kimsin ki TürK toplumu hakkında böyle bir kanıya varabiliyorsun.
Doğru bize koca sakallı pedofil dedeler, 13 yaşındaki küçüçük bir kıza toplu
tecavüz eden kişiler aykırı olmaz iken sadece kendi hemcinsi ile evlilik yapmış
bir bayan bize çok ama çok aykırı bir durum olur di mi??
Ahlak bekçisine bakın hele. "Türk basketbolcuları doğa dışı
organizasyonlardan korumak hepimizin görevi olmalı" diyor. Hele hele. Sen
kimsin arkadaş kimi kimden koruyorsun ve ne cüretle insanları senden farklı
diye hedef gösterebiliyorsun?? Yarın biri çıkıp da bu kadına sadece cinsel
kimliğinden dolayı bir şey yaparsa bunun bir numaralı tetikçisi sen olacaksın
bunun farkındasın değil mi??
Sen, ben ve basketbol camiasının içinde olup özellikle bayan
basketbolu ile ilgilenenler de çok iyi biliyoruz ki bugün TKBL'de oynayan ve
cinsel tercihleri farklı olan bayan basketbolcularımız var. Ki o bayan
basketbolcularımız şu an 2012 Londra Olimpiyatlarında senin ülken için ter
döküp madalya kazanmaya çalışıyor. Sen, kızlarımız olimpiyatlardan madalya
kazanarak döndüğünde ne yapacaksın bunla mutlu olmayack mısın, gurur duymayacak
mısın???
Hadi şöyle bir şey düşünelim. Galatasaray X takım ile Euroleague
Women finali oynuyor. Galatasaray 1 sayı ile geride, son 5 saniye top
Galatasarayda. O 5 saniye içinde top Ann Wauters'ın eline gelir son saniye ve
basket. Galatasaray Euroleague Women şampiyonu olur. Atacağın başlık ne olur
acaba sevgili basketfaul?? "Kızlarımıza kötü örnek olan Wauters
şampiyonluğu getirdi" falan olabilir mi??
Tabi bu çirkin saldırıların içinde sadece basketfaul yok. Bugün
twitterda gördüğüm bu fotoğraf da rezilliğin ne boyutta olduğunu bize açıkça
gösteriyor.
Haber Akit müsfettesi yazarı Furkan Altınok'a ait. Haber7com
sitesi de herhalde aynı pisliğin bir oluşumu olacak ki attığı başlığın
rezilliğine, iğrençliğine bakın. "Galatasaray'dan eşcinsel transfer"
Allah sizi bildiği gibi yapsın. Size denecek çok söz yok aslında insan
kılığındaki yaratıklar. Haberin gazetede çıkan asıl başlığı ise daha da iğrenç.
"Potada Sapkınlık" başlığı ile haber yapan Akit acaba Vakit gazetesi
yazarı pedofilin haberini de "Medyada Sapkınlık" olarak vermiş miydi?
Sevgili basketbol severlerden ve spor camiasından ricam bunlara
gereken tepkiyi en acil şekilde vermeliyiz. Vermeliyiz ki bugün Ann Wauters derken
yarın öbür gün sıra başkalarına gelecek.
"What's the difference between justice and punishment?"
İlki 1989 yılında gösterime giren ve
başrolünde Dolph Lundgren'in bulunduğu Punisher filmi o dönem istenilen
başarıya ulaşamamıştı. Uzun seneler sonra aynı film 2004 yılında tekrar
sinemaya uyarlanmış olmasına rağmen hayranlarını gene pek memnun etmemişti aynı
2008'deki Punisher:War Zone filmi gibi.
Phil
Joanou'nun geçtiğimiz
günlerde düzenlenen Comic-Con 2012 için çektiği "Dirty Laundry" adı
ile gösterilen 10 dakikalık kısa film için sıkı bir Punisher ön izlemesi
diyebiliriz belki de.
New York'un
karanlık arka sokaklarında geçen kısa filmde Frank Castle rolünde gene Thomas
Jane'i görüyoruz. Tıpkı 2004 yılında çekilen filmdeki gibi. Ron Perlman'ında
eşlik ettiği kısa film Punisher hayranlarını ciddi bir şekilde umutlandırmışa
benziyor. Pek bir Punisher hayranı olmamama rağmen #DIRTYLAUNDRY açıkçası benim
de çok hoşuma gitti. İyi Seyirler...
Not: Acaba gerçekten kısa bir Punisher filmi mi yoksa Jack
Daniel's reklamı mı:))
Comic-Con ile ilgili yazı yazmak cidden çok hoşuma
gidiyor. Beni bilen, tanıyan arkadaşlarım gerek edebiyat gerekse sinema olsun, fantezi
dünyasına ne kadar hayran olduğumu bilirler. Daha önceki yazılarımızda
Marvel'in gelecekteki projeleri ile Warner Bros.'un "Man of Steel"
ile ilgili yazılar yazmıştık. İki yazıyı da yazarken çok keyif almama rağmen
The Hobbit'in bende çok ama çok farklı bir yeri vardır. Aslına bakarsanız
sadece The Hobbit değil içinde J. R. .R. Tolkien ve Middle-Earth'ün
olduğu her şeyin bende ayrı bir yeri vardır.
Bekle bekle bekle ve nihayet Tolkien ve
Middle-Earth hayranlarının sabırsızlıkla beklediği The Hobbit: An
Unexpected Journey yakında beyaz perdede hayranlarının karşısında olacak.
Bildiğim kadarıyla normal şartlarda film Lord of The Rings: Return of The
King'den kısa bir süre sonra beyaz perdede olacaktı fakat çıkan anlaşmazlıklar
ve hukuki süreçten dolayı filmin çekilmesi bu kadar uzun sürdü.
Tolkien'in, Lord of The Rings üçlemesinin öncül kitabı
olarak bilinen The Hobbit'in ilk filmi The Hobbit: An Unexpected Journey
filminin 266 günlük çekimleri bitti ve film şu an post-production aşamasında.
14 Aralık 2012'de tüm dünyada aynı anda 3D olarak (3D'yi pek sevmeyen biri
olarak) gösterime girecek. Yani sadece beş ayımız kaldı:))
Yönetmenliğini Peter Jackson'ın yaptığı filmde Bilbo
Baggins'i Martin Freeman (Sherlock dizisinin Dr. Watson'ı) canlandıracak. Lord
of The Rings üçlemesinde oynayan kadrodan Ian McKellen
(Gandalf), Hugo Weaving (Elrond), Andy Serkis (Gollum), Elijah Wood
(Frodo) da gene filmde olacak isimler. Hatırladığım kadarıyla kitapta
olmamasına rağmen yönetmen Peter Jackson'ın kadroya dahil ettiği Cate Blanchett
Galadriel karakterini canlandırırken Orlando Bloom ise Legolas karakterini
canlandıracak. Filmin müzikleri ise Howard Shore'a ait olacak.
Comic-Con 2012 The Hobbit panelinde karşımıza çıkan
ilk şey (ki bu panelden birkaç gün önce tanıtıldı) The Hobbit'in Comic-Con 2012
için hazırlanan afişi oldu. Afişte Gandalf'ı Shire'a doğru ilerlerken
görüyoruz.
Ayrıca Comic-Con 2012 kapsamında düzenlenen The Hobbit panelinde filmin 12 dakikalık kısa bir gösterimi de yapıldı. Gösterilen ilk sahnede Gandalf, (Ian McKellen) 13 cüce ve Bilbo Baggins'i (Martin Freeman) görmekteyiz. Diğer bir sahnede ise yine Gandalf'ı genç Galadriel'den tavsiye alırken görüyoruz. Son sahnede ise hepimizin hayran olduğu Gollum (Andy Serkis) karakteri ile Bibo Beggins'in arasında geçen bir konuşmaya şahit oluyoruz. Tabi bunları izlemiş olmak için San Diego'da olmak lazımdı. Panel ile ilgili detaylı yazıların olduğu resmi siteden alıntıdır bunlar.
Daha önceleri yayınlanan filmin offical trailer'ı...
The Hobbit: An Unexpected Journey ile ilgili kendi wallpaperınızı kendiniz yaratmak istiyorsanız mutlaka ziyater ediniz:))
Geçenlerde Youtube'da dolaşırken böyle bir şey karşıma geldi.
Captain America'yı biraz çelimsiz göstermelerinin dışında video gayet güzel
olmuş. Lütfen sonuna kadar videoyu izleyin sonunda sizi güzel bir sürpriz
bekliyor:))
Daha önceki Comic-Con 2012 #Man of Steel yazımızda yazdığımız gibi dün itibari ile Man of Steel'in ilk Teaser Trailerı (kısa fragman) yayınlandı. Yayınlanan iki fragmandaki görüntüler aynı olsa da sesler farklı. İlk fragmanda Kevin Costner (Jonathan Kent) oğlu Clark Kent'e ne tür bir insan olmak istediği konusunda karar vermesi gerektiğini söylerken ikinci fragmanda Russell Crowe (Jor-El) Kal-El'e kaderinin kendi gelişimlerinin son evresinde insanlığa ilham kaynağı ve liderlik etmesi olduğunu söylemektedir.