29 Ağustos 2011 Pazartesi

12 Dev Adam ve Ben...

Bugün 12 Dev Adamla çektirdiğim fotoğrafları sizle de paylaşmak istedim... Fotoğraflardan önce söyleyeceğim tek şey hepsi çok cana yakın hepsi sonuna kadar mütevazi insanlar... Teşekkürler 12 Dev Adam yolunuz açık olsun… Litvanya'dan güzel haberlerle...
Son üç saniye, top sende olacak:))

Bazı oyuncularımızla aramızda geçen anekdotlar... Keyifle okuyacağınızı düşündüğüm için paylaşmak istedim...

Cenk Akyol, Enes Kanter ile aramda geçen konuşma...
Ben: Enes'le de foto çektirelim hocam (Cenk Akyol) onu göremeyiz bir daha:))
Cenk Akyol: Belli mi olur lokavt falan belki Fener:))
Ben: Gelsene Fener’e lokavt süresince Enes:))))
Enes Kanter: Yok Fener'e gelmem artık :)))

Ben: Hocam sakalları kesmişsin:)) (Kerem Tunçeri'ye)
Kerem Tunçeri: He ya kestik böyle daha iyi:))

Ben: Hido bir fotoğraf çekinebilirmiyiz??
Hido: Tabi ne demek der ve fotoğraf çekilirken de boylara dikkat ederek eğilir:))

Sinan Güler'e sabah bir tweet atmıştım... Aynen şöyle...
@sinanguler Hocam pasaport kontrolden sonra solda Bazaar magazasındayim... Bir foto için kırmassın uğrarsın herhalde :))
Kendisini Main mağazasında ödeme yaparken yakaladım...
Ben: Hocam hani foto çektirmeye geliyordun:))
Sinan Güler: Hocam sen miydin O?? Ben de şimdi Bazaar mağazasına geliyordum:))
Foto çekindikten sonra ;
Sinan Güler: 502 ne tarafta??
Ben: Hocam 221 sizin kapı...
Sinan Güler: Yok yok değişti:))

Ben: Harun Hocam afiyet olsun kusura bakmayın rahatsız ediyorum (bu sırada iki tane telli kadayıfı götürüyordu Harun Hoca) bir fotoğraf çekinebilirmiyiz??
Harun Erdenay: Estağfurullah...Tabi ki...der ve ayağa kalkar...

Bir de Bogdan Tanjevic ile fotoğraf çekinebilmek çok hoş oldu...Çok güler yüzlü bir insan...Fotoğraf çekinebilirmiyiz dediğimde birden şaşırdı:)) üzerine hemen sarılıp fotoğrafı çekindik...Yüzündeki gülümsemeyi unutmayacağım...



YOLUNUZ AÇIK OLSUN….



Püzant YÜCECAN







13 Ağustos 2011 Cumartesi

İzmir'den 12 Dev Adam Geçti...





Aslında markonunyeri.blogspot.com daki "İzmir Notları" adlı yazıyı okuduktan sonra bu yazıyı yazmamayı düşündüm ama gene de yazmaya karar verdim. Kendi çapımda basketbol bilgimin el verdiği kadarıyla milli takımımızın İzmir'de oynadığı turnuvayı değerlendireceğim.

Öncelikle belirtmek isterim ki turnuvada oynadığımız üç maçın da neredeyse tamamını izledim. İlk iki maç, Ukrayna ve Almanya maçlarını iş dolayısıyla ancak 2. çeyreğin ortasından itibaren izlemeye başladım. Son Sırbistan maçını ise; 3. çeyrek ortasında sıkılmama rağmen tamamlayabildim.

Tabi ki şuandan itibaren takımımız için yazacağım şeyler pek olumlu olmayacak haliyle. Hepimizin de bildiği gibi bu bir turnuva ve turnuvadaki asıl amaç eksikleri görmektir. Bundan dolayı heralde umutsuzluğa kapılmak, takımı acımasızca eleştirmek yanlış olur kanaatimce. Ama şunu da belirtmek isterim ki şu kondisyon yüklemesi olayını da bahane edilmesine biraz karşıyım. Tabi ki bunun da etkisi var. Ama diğer takımlarda bu problem neden yok? Ne diyoruz diğer takımlar Almanya, Sırbistan ve Ukrayna buraya daha önce turnuva oynayarak hazır geldirler. O zmana sen de hazır olacaksın arkadaşım bahaneye gerek yok. Ayrıca bak İspanya;)






Maçlara bakacak olursak ilk maç olan Ukrayna maçında gayet istekli gördüğüm takımımız Almanya ardından Sırbistan maçlarında bu isteği malesef sahaya yansıtamadı. Koç Orhun Ene Ukrayna ve Almanya maçlarında sahadaki beşi daha sıklıkla değiştirdiğini, Sırbistan maçında ise sahadaki beşle daha az oynadığı gözüme çarptı.Orhun Ene "Her maç daha iyiye gideceğiz" demesine rağmen turnuvada benim gördüğüm her maçta daha kötüye gittik. Oynadığı, desteği ve rüzgarı arkasına aldığı zaman durduralmayacak bir milli takımmımız olmasına rağmen moraller düştüğü anda ise iyi bir rakip karşısında fark yiyebilecek bir milli takımımız varki bunu Sırbistan karşısında açık bir şekilkde gördük.

Takımımızın şu an göze çarpan en büyük sorunu ise pota altı. Ne hücum ne de savunma ribaundlarında bir varlık gösteremiyoruz. Tabi bunun da en büyük sebebi iki kulemizin yani Ömer Aşık ile Semih Erden'in sakatlıkları. İsmail Şenol'un yazdığına göre; Ömer Aşık Almanyadaki turnuvada, Semih Erden ise İstanbul'daki turnuvada takımlarına katılma ihtimali bulunuyormuş. Açıkcası onlar olmadan turnuvadaki işimiz biraz zor. Ömer ve Semih'in takıma dönmesi sadece pota altımızın rahatlamasına değil ayrıca dışardan oynayan oyuncularımız içinde rahatlatıcı bir faktör olacak. Bir de Enes'in takıma adapte olduğunu düşünsenize. O zaman yanarım bu takıma karşı pota altından oynamaya çalışan rakibin haline:)
Konu sakatlıklardan açılmışken kimse bu konudan dem vurmasın. Zira sakatlıkları konuşucak olursak biz Yunanistan ve Slovenya'nın yanında solda sıfır kalırız. Adamların nerdeyse takımlarının yarısı turnuvada oynamayacak.

Enes Kanter; gerçekten çok özel bir yetenek bundan kimsenin şüphesi yok. Gel gelelim gerçeklere. Yaklaşık iki senedir basketbol oynamaması, ilk defa A milli takım forması giymesi ve de daha sadece 19 yaşında olması sebebiyle biraz heycanlı sanırım. Orhun Ene eğer turnuvada Enes'ten ciddi bir şekilde yararlanmak istiyorsa onu fiziksel olarak hazırlamanın yanı sıra mental olarak da hazırlaması gerekir. Çünkü üç maçta da benim gördüğüm Enes çok farklı bir havaya sahip. Nasıl desem sanki daha takıma ve arkadaşlarına alışamamış "Napıyorum ben burda" şeklinde gözüküyor Enes dışarıdan. Belki de yanılıyorumdur ama mental bir sorun olduğu aşikar.Eğer Orhun Hoca Enes'i turnuvaya kadar tam kapasite olarak hazırlayabilirse, turnuvada rakip takımlara pota altını karartır bu koca oğlan.

Gelelim Emir Preldzic'e... Onun bende çok farklı bir yeri var. Bilen bilir Fenerbahçeli olduğumuzu ondan dolayı da tarafız davranamayacağım. İki yıl en fazla iki yıl sonra Avrupa'da en çok adı geçecek basketbolculardan biri olacak. Orhun Ene'nin "Her maç daha iyiye gideceğiz" cümlesini sanki farkına varmadan Emir için söylemiş. Üç maçta da izledim Emir'i ve her maçta milli takıma biraz daha katkı sağladı. Ki bunu Sırbistan maçında attığı 16 sayı ile hem takımının hem de sahanın en fazla sayı atan oyuncu olmasıyla da kanıtladı. Ayrıca Sırbistan maçını izleyenler bi ara kısa bi süre de olsa sazı eline aldığına şahit olmuştur. Ki şu an bence Emir'in en büyük eksiği bunu sürekli hale getirememesidir. O da Enes gibi ilk defa milli olanlardan, tabi Emir'in artıları fazla. Ömer ve Oğuz ile aynı takımda oynaması, diğer oyuncularla da sezon içinde devamlı karşı karşıya gelmesi, onun takıma çok çabuk adapte olmasını sağlamış.

Hazır Fenerbahçe'den dem vurmuşken bir de Ömer ve Oğuza bakalım. Ömer için fazla söze zaten ne hacet. Baba mesafe tanımadan özellikle de maç sıkıştığında gözünü karartıp kendinden de emin bir şekilkde sayılarını atmaya devam ediyor. Oğuz'u ise sadece Almanya maçında beğenmedim. Sanki bir yerden, tam maça çıkmadan önce bir telefon gelmiş ona canı sıkılmış gibi sahada değildi.

Kerem Tunceri; ona diyecek fazla sözümüz yok zaten. En güzelini Kaan Kural demiş. "Kerem Tunceri bu takımın en iyi oyuncusu değil belki ama kesinlikle en önemli ismi. Asıl değeri yokuluğunda daha net belli oluyor" Aynen katılıyorum Kaan Kural'a. Ama şunu da göz ardı etmememiz lazım istatistiklere baktığımızda ;
Türkiye - Ukrayna maçında asist sayıları 14-14
Türiye - Almanya maçında ise 5-20
Son Sırbistan maçında 8-22
Demek ki bir yerlerde Kerem bile takıma dönmüş olsa bir sorun var hala.

Gözüme çarpan bir diğer oyuncu ise Ersan İlyasova. Adeta şu an yokları oynuyor takımda. Sanki içinde bir heves bir heyecan yok. Milli takıma çağırılmış, o da gelmiş bir memur gibi görevini yapıyor. Turnuva boyunca Ersan'ı izledikçe hep aklıma majesteleri Michael Jordan'nın çevirdiği Space Jam filmi geldi aklıma hep. Sanki tüm yetenekleri elinden alınmış bir şekilde sahada dolaşıyor Ersan. Ayrıca benim bildiğim Ersan daha hırslı bir oyunucuydu. İnşallah o da Litvanya'ya kadar düzelir.

Açıkcası Emir'den sonra ilk defa milli olan diğer bir isim Furkan Aldemir'i de çok beğendim. İlk defa milii olmanın heyecanını yaşamasına rağmen bunu maçlara bence hiç yansıtmadı ve gayet güzel bir turnuva geçirdi. Büyük bir olasılıkla Almanya ardından İstanbul'daki turnuvalardan sonra Litvanya'ya hazrı olmuş olacak.

Özetle İzmir'deki bu turnuva takımımız için girişti, Almaya'daki gelişme ve İstanbul'daki turnuva sonuç olacak. Ondan sonra ver elini Litvanya. Bu takım madalyasız dönmez beyler.







Püzant YÜCECAN

10 Ağustos 2011 Çarşamba

Sultanahmet Gezimiz...

"Ben: Off yav benim ne işim var Sultanahmet'te...
Annem: Gidin gidin hem kuzenini de gezdirmiş olursunuz...
Ben: pehhh:( "

Böyle başladı dün akşamki Sultanahmet yolculuğumuz. Burdaki kuzenim Makruhi Seyir (kısaca ben ona Makuş derim) ile birlikte Fransa'dan gelen kuzenimi (Jilber) gezdirmek çin Sultanahmet'e gitmeye karar vermiştik yakşalık bir hafta önce.
Öncelikle şunu belirteyim; burda yaşayan kuzenim Makruhi, Fransa'dan gelen ise Jilber, isimleriyle hitap edicem ki devamlı burdaki, Fransa'daki olmasın.

Önce bir Kapalıçarşı'yı dolaşıp ordan da Sultanahmet'e geçer birşeyler yeriz diye planlamıştık. Fakat havanın sıcaklığının üzerine bir de benim üşengenliğim eklenince normalde 18:45 gibi çarşıda olmamız gerekirken, biraz da trafiğin azizliği ile ancak 19:15 gibi yarım saatlik bir rötarla Kapalıçarşı'ya varmıştık. Haliyleo saate Kapalıçarşı'nın kapıları kapanmıştı. Makuş ile Kapalıçarşı'nın Çarşıkapı girişinde buluştuk ve Sultanahmet'e doğru yürümeye başladık. Ara sokaklardan yürüyorduk ve çarşı bomboştı haliyle. Ben sanki çarşının o boş halini daha çok sevmiştim ve bana daha bir güzel gelmişti. Her zaman böyle boş ve tarihi sokakları sevmişimdir zaten. Aynı hisse daha önce Ayçe ile Venedik'te dolaşırken kapılmıştım. Turistik bir şehirde dolaşıyorken, belki de o şehri en iyi tanıyacağınız yerlerdir ara sokaklar. Sessiz, sakin, satıcıların olmadığı gerçek yaşamlar. Hatta dolaşırken turist mode on yapıp etrafta fotoğraflar çekmeye bile başlamıştım.

Neyse biz yine gezimize dönelim. İftara yaklaşık bir saat gibi bir zaman olduğu için önce gidip Starbucks'da bir kahve içelim dedik. Tam da kapanış saatine denk gelmiştik ama saolsun kasadaki çocuk bizi kırmayıp üç tane karamelli frappuccino'larımızı hazırladı. O saate bile Starbucks'ın dışardaki masaları doluydu ama şansımıza bir masa boşalmıştı ve hemen oturduk. Kahve ve sigara eşliğinde yapılan güzel bir sohbetin ardından iftar saatinin de yaklaşmasıyla yavaş yavaş kalktık ve Sultanahmet'e doğru çevirdik rotamızı.

Çarşı çıkışı ile Bab-ı Âli yokuşunun kesiştiği yerden Sultanahmet'e doğru ilerlerken artık geride bırakmıştık o boş sokakları. Kalabalık yavaş yavaş artmaya başlıyordu. Ben elimde karamelli frappuccino ile dolaşırken arada Makuş'a İngilizce laf atıyordum o da bana karşılık İngilizc konuşuyordu. Eee o kadar turist arasında biz de havaya girmiştik.:)

Ve nihayet Sultanahmet'e gelmiştik. Geride bıraktığımız o boş sokaklara inat Sultanahmet adeta bir panayır yeri gibiydi. Bana inat "Ben burdayım gördüğün gibi ve hala yaşıyorum" diyordu sanki bana nazire yaparcasına. Kalabalıklarla aram hiçbir zaman iyi olmamıştır ama orda mistik, gizli birşey vardı adeta insanı çeken. Kulağıma "Gel sen de seveceksin inan" diye fısıldıyodu adeta Sultanahmet Camii'nin görkemi, Ayasofya'nın mistisizmi ve Dikilitaşın gizemiyle. Onu dinlememek nerdeyse imkansız gibi birşey haline gelmişti ve ben de kendimı ona bıraktım.

Nerdeyse meydana varmıştık. Hemen sağ tarafımızda bir Karagöz - Hacivat oyunu vardı. Karagöz ve Hacivat cana gelmiş bir tiyatro sahnesinin önünde çocuklarla konuşuyordu. Açıkcası hiç bakmadım bile çünkü çocuklarla boş boş muhabbetler yapılıyordu. Merdivenlerden yavaş yavaş inmiş ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından Sultanahmet Meydanı’nda kurulan “Asırlık Tatlar ve Sanatlar Sokağı"nın önüne gelmiştik. Hadi biz de kalabalığa karışalım diyip sokağın içerisine daldık. Sokakta adeta yok yoktu. Şebetçiler, bozacılar, lokmacılar vs.vs. Tabi ki sokakta sadece yemek üzerine standlar yoktu. İsterseniz halı dokumacılığı, ebru, çini vs.vs gibi geçmişi çok eskilere dayanan meslekelerin de sergilendiği standlar bulabilirsiniz.
Sokağı baştan aşşağıya gezidkten sonra sokağın hemen solundan meydana doğru döndük. Belediyenin koyduğu masalara oturabilmek istiyorsanız eğer biraz erken gelmenizi tavsiye ederim. İftar saati yaklaştığı için neredeyse tümü doluydu masaların. Bazısı eviden getirmiş, bazısı ise sokakta bulunan standlardan aldığı yemeklerle sofrasını kurmuş iftar saatini bekliyordu.

Ve artık biz de acıkmıştık ve bu kadar dolaşmak yeter diyip, yemek yiyeceğimiz bir yer aramaya başlamıştık. Sonradan farkına vardık ki bu o kadar kolay olmayacaktı:)

Sultanahmet Köftecisinin önündeki sıra adeta almış başını gidiyordu. Tramvay caddesinin üzerindeki bütün restaurantlar, büfeler dolmuş taşmıştı adeta. Benim bir ara bir sokağa dalmam ile neredeyse o Ramazan eğlencelerinden bağımsız, kendi başına ayrı bir tarzı olan bir yere gelmiştik. (Yukarda dediğim gibi seviyorum arka sokakları ve sanırım onlar da beni seviyor:)) Bu sokaktaki restaurantlar diğerlerine nazaran daha boştu ve daha çok turistlere yönelikti.Zaten o saatte orda yemek yiyenlerin çoğu da turistti. Sokakta yürümeye başladık. Tek tek restaurantlara bakıyorduk. Restaurantın önünde durup müşteri çekmeye çalışan garsonun biri "Hello my friend how are you?" diyince bana "Eyvallah iyiyim, sen nasılsın" dedim. Ben ve kuzenlerim gülüşmeye başlamışken adam adeta sanki ordan buharlaşırcasına uzaklaştı:) Restaurantların hepsi de birbirinden daha güzeldi. Utanarak söylüyorum ki düne kadar bu sokağın varlığından bile habersizdim. Biz sokağı dolaşırken ezan okundu ve herkes orucunu açıyordu. Eeee dedim bir yer beğenin de oturalım.

Adonin restaurantın dışarda bulunan masalarından birine oturmuştuk. Mekan gayet şık ve güzeldi. Çalan yemek müziği de gayet hoşuma gitmişti ki çoğu yerin yemek müziği adına saçma sapan şeyler çaldığına şahit olmuş biri olarak. Öncelikle şunu söyleyebilirim Adonin Restaurant hem arkadaşlarınızla hem de sevgilinizle baş başa yılın tüm zamanı gidebileceğiniz bir restaurant. Restaurantın menüsüne gelecek olursak her türlü damak tadına hitap ettiğini söyleyebilirim. Salatalardan et ve tavuk yemeklerine, kebabtan makarnaya ve balığa kadar uzanan geniş bir yemek seçeneği var. Ayrıca içki içmek isteynelere de hitap eden bir yer. Mekanın servisi de gayet iyiydi açıkcası. Tek sorun masadaki boşları toplayan veya şefin yanında servis yapan garson çocuğun devamlı bize"sorry" demesiydi:) Ben de o ne zaman "sorry" dese nezaketen kendisine hafiften gülümsüyordum. Açıkcası menü geldiğinde ne yiyeceğimize kolay kolay karar veremedik. Ondan mı yesem bundan mı yesem, sen ne yiyeceksin şeklinde muhabbetlerin ardından siparişlerimizi vermiştik nihayet.

Neyse siparişimizi verdikten sonra başladık koyu bir sohbete. Sohbet sırasında Makuş "Ben burayı biliyordum" demesiyle benim cellalenmem bir oldu ve "Daha önce biliyorduysan neden getirmedin beni" diye serzenişte bulundum. Sohbet esnasında sağıma soluma baktığımda mekanda bulunan tek Türk müşterilerin biz olduğumuz fark ettim. Hemen sol tarafımızda, iki masa yanımızda İspanyol bir aile, sağ tarafımızda bir Alman çift vardı. Biz oturduktan sonra ise sol tarafımıza biri Çinli diye tahmin ettiğim diğeri Hintli iki abi oturdu. Bi ara Makuş'un "Eh be abicim yemekle kahve mi içilir" demesiyle kafamı sağ tarafımızda oturan Alman çifte çevirdim ve Alman Abi tam da kuzenimin dediği gibi yemekle Türk kahvesi içiyordu.İlginç....

Nihayet verdiğimiz siparişler gelmişti. Sabahtan beri çok birşey yememiş olmanın açlığıyla ben hemen yemeğime daldım. Ben Biberli Bonfile, Makuş Risotto, Jilber ise karışık ızgara söylemişti. İlk benle Makuşun yemekleri geldi. Kendi yemeklerimizi yerken bir yandan da birbirimizin yemeklerinin tadına bakıyorduk. Şunu söyleyebilirim bonfilesi gayet yumuşak, ağızda lokum gibi dağılıyor adeta. Bonfilenin sosu ve ikram şeklide güzeldi. (Vedat Milör mode on) Jilber'in de yemeği gelmişti ve hepimiz artık yemeklerimize konsantre olmuştuk. Güzel ve doyurucu bir yemeğin ardından hesabı ödeyip kendimizi Asırlık Tatlar ve Sanatlar Sokağı'na attık. Restaurantta tatlı ve Türk kahvesi olayına girmememizin nedeni, daha önceden planladığımız gibi bu tür şeyleri açıkcası sokakta yapmak istememizdi. Başka bir zaman gittiğimde tatlılarından da denemek istiyorum açıkcası.

Asırlık Tatlar ve Sanatlar Sokağı'na dalmıştık gene. Öncelikle yapacağımız şey her Türk'ün yaptığı gibi yemek sonrası kahve ve sigara olayıydı. Hiçbir standa bakmadan Kuru Kahveci Mehmet Efendinin standına yöneldik. Standın önüne geldiğimizde çevresine bakındık ama oturacak yer bulamadık. Biraz ilerledikten sonra bir bank bulup oraya çöktük ve ben gidip Makuşla benim kahvelerimi aldım. Kahvemizi o görkemli Dikilitaş'ın manzarası eşliğinde yudumluyorduk. Kahvemiz bittikten sonra tatlı olarak ne yesek diye düşünmeye başladık. Ben "önce lokma yiyelim ardından macun yeriz" dedim. Makuş da bunu kafasıyla onayladı. Çünkü macun yemenin zevki ve ızdırabından sonra başka birşey yenmezdi bence. Tam lokma almaya gidecekken Vefa Bozacısının standını gördük. Boza manyağı olan ben, hemen standa gidip üç boza istedim. Ayrıca Jilber'inde bozanın tadına bakmasını istiyordum. Jilber "Bu nedir?" diye sorunca "Sorma iç, Fransanda bulamassın bunun gibisini"dedim. Sokağın sonuna doğru boş bir alan bulup bozalarımızı orda içerken Makuş "Bence lokmayı paket yaptıralım evdekilerle beraber yeriz" dedi. Bozamızı bidirdikten sonra gidip lokmamızı aldık. Ben arada muziplik olsun diye kalabalık standların arasına girip orda ne var ne yapılıyor diye turistik bir edayla bakarken bizim çocuklar gülme krizlerine giriyordu. Lokamamızı da aldıktan sonra sıra geldi macuna.

Çocukluğumda sokaklarda satılan macunu son zamanlarda yemek için heralde böyle etkinliklere katılmak gerekiyor malesef. En son macunu ne zaman yediğimi hatırlamıyordum ama Çınarcık'ta yine Makuş ile yediğimi hatırlıyordum. Hatta elime ağzıma bulaştığı için yarısında çöpe atmıştım. Keyfile macunlarımızı yerken artık ayrılma vakti gelmişti. Yavaş yavaş sahile doğru yürürken bir yandan da macunla uğraşıyordum. Yaşım otuz ama hala çocuk gibiyiz.

En başta gelmek istemedğim yerden adeta ayrılmak istememiştim. Sanki orda en başta da dediğim gibi mistik, gizemli birşeyler vardı ve ben de onun bir parçası olmuş nerdeyse çocukluğuma geri dönmüştüm.
Kulağıma "Gel sen de seveceksin inan" diye fısıldayan ses haklı çıkmıştı. Ramazan bitmeden heralde önce annemle sonra da arkadaşlarımla tekrardan gitmeyi planlıyorum. Gelmek isteyen varsa buyursun gelsin; başımızın üstüne yeri var.


Püzant YÜCECAN
Gezimizden Bazı Kareler




8 Ağustos 2011 Pazartesi

Basketbol Efsaneleri Serisi: Petar Naumoski

Eeee o kadar blog sayfası açtık boş durmayalım değil mi. Yaş olmuş 30 eee biraz da basketbola ilgili yaşamışız bu zaman kadar dedik ki zamanında bazısını parkelerde, bazısını ise ekranlardan izlediğimiz Türkiye'de basketbol oynamış yerli, yabancı basketbol efsanelerini elimizden geldiği kadar sayfamızda tanıtalım.

Nerden aklına geldi böyle bir şey yapmak derseniz hemen kısaca özetliyim.
Dün akşam sıcaktan baygın bir şekilkde oturmuş twitter ile uğraşırken çok sevdiğim arkadaşım "basketbol efsanesi":) Murat Şahin yine bana sataşmaya başlamıştı. Hatalarımdan dem vurup dururken bir baktım da kendisi de hata yapabiliyormuş. Eee böyle bir fırsat bulmuşuz değerlendirmez miyiz. Hemen ben de kendisine sataşmaya başladım. Konu eski bir basketbolcunun ismiydi. Murat'ın yaptığı hatayı, hepimizin yakından tanıdığı "tblstat" kullanıcı isimli Okan Karatay düzeltmişti. Ben de Okan Abiye Murat'ın yaşlandığını söyleyince kendisi de bana "Hüsnü Çakırgil, Ömer Büyükaycan, Hakan Yörükoğlu bizim basketbol yıldızlarımız olunca yaşta anlaşılıyor tabi" diye cevap verdi.

Kısa açıklamamızdan sonra (bu da kısaysa tabi:)) geçelim asıl konumuza....

Evet Basketbol Efsaneleri Serimize başlayacağımız ilk isim hepimizin de çok yakından tanıdığı, bildiği, Türkiye'ye basketbolu sevdiren Efes Pilsen'in efsane kadrosunun yıldız ismi Petar Naumoski...
27 Ağustos 1968 yılında Makedonya'da dünyaya gelmiş olan Petar Naumoski profesyonel basketbol kariyerine o zamanaki adıyla Yugoslavya'nın Jugoplastika Split (1989-90) takımıyla başlamıştır.
Türkiye ile de tanışması aslında Jugoplastika Split'de oynadığı dönemlere rast gelmeketedir. O dönemde Jugoplastika Split Avrupa kupalarında Galatasaray ile eşleşmiş ve Naumoski ilk defa o dönem İstanbula gelmiştir.
Daha sonra sırasıyla yine Yugoslavya'nın Pop 84 Split (1990-91) ardından Yugoslavya'nın dağılmasından sonra Makedonya'nın KK Fersped Rabotnicki (1991-92)takımlarında oynamıştır. Ve nihayet geldik asıl efsanenin başladığı senelere...
Yıl 1992 o zamanki adıyla Efes Pilsen'den gelen teklifle kariyerine Türkiye'de devam etme kararı alan Petar Naumoski günümüze göre çok komik kalan bir rakamla sadece 50bin dolara Efes Pilsen'e transfer olmuştur.
Daha Türkiye'deki ilk yılında Efes Pilsen normal sezon ve play-offlarda oynadığı 37 maçın da tamamını kazanarak şampiyon olduğunda Naumoski takımın başrol oyuncusu olmayı başarmıştı.
1993 yılına geldiğimzde ise Petar Naumoski'li Efes Pilsen Avrupa Kulüpler Kupası'nda finale çıkarak adını Türk Basketbol tarihine altın harflerle yazdırmayı başarmıştı. Finalde İtalya'nın Torino şehrinde Yunan takımı Aris ile karşılamış ve maçı 48-50 gibi bi skorla kaybetmişti. Hatta hafızam beni yanıltmıyorsa son 15 saniye kala Efes Naumoski ile oyuna kenardan başlamış, Naumoski tek başına oynayıp içeri penetre etmiş ama malesef sayı olmamıştı. Maçtan sonraki olaylar ise rezaletten öte başka birşey değildi.


1994-1995 yılında ise Naumoski Efes'den ayrılmış, bu sefer İtalya'nın güçlü takımlarından Benetton Treviso'ya transfer olmuştur. Kaderin bir cilvesi olsa gerek heralde, Benetton Treviso ile İstanbul'da düzenlenen Avrupa Kulüpler Kupası finalinde attığı 25 sayıyla takımın şampiyonluğa taşıyan en önemli isimlerden biri olmuştu.
O sezon Naumoski'nin açığını kapayamayan Efes Pilsen bir senenin ardından tekrardan Naumoski'yi kadrosuna katmıştı. İşte geldik efsane yıla. Yıl 1996...
Efes Pilsen zorlu rakiplerini birer birer eleyerek Koraç Kupası'nda fianle çıkmayı başarmıştı. Ki bu rakipler arasında Fenerbahçe de bulunmaktaydı.
Finalin adı Efes Pilsen - Stefanel Milano...
Dönemin en iyi takımlarından biri olan Stefanel Milano'nun başında ise hem basketbol milli takımımızda hem de Fenerbahçe Ülker'de koçluk yapmış, Türk halkınında çok sevdiği bir isim olan Bogdan Tanjevic bulunmaktaydı.Ayrıca buyrun size Stefanel Milano'nun kadrosundan birkaç isim; Fucka,Gentile,Bodioga,Blackman,Portaluppi:))
Abdi İpekçi'de oynanan ilk maçı Efes Pilsen 76-68 kazanmıştı. Ve artık gözler İtalya'daki maça çevrilmişti. Maçın son saniyelerine 74-69 geride giren Efes, Murat Evliyaoğlu'nun kullandığı iki serbest atıştan birini sayıya çevirince skor 74-70'e gelmişti. Son hücum artık Milano için sadece formaliteden ibaretti. Gentile'nin attığı üçlük ile 77-70 yenilen Efes 1 sayı farkla da olsa Koraç Kupası'nı kazanmış ve Türk spor tarihine ismin altın harflerle yazdırmıştı ve ayrıca Türk spor tarihinde Avrupa Kupası kazanan ilk takım olmayı başarmıştı. Bu maçta Petar Naumoski attığı 26 sayıyla yine takımının en skorer ismiydi.
1999 yılına kadar Efes Pilsen'de oynamaya devam eden Petar Naumoski, rotasını İtalya'ya çevirmiş ve İtalya'nın Benetton Treviso takımına tekrardan transfer olmuştu. Ardından 2001 yılında Ergin Ataman'ın çalıştırdığı Montepaschi Siena takımına transfer oldu. Saporta Cup finalinde attığı 23 sayıyla takımına kupayı getiren en önemli isimler arasındaydı.
2004 sezonunun başında Naumoski tekrardan Türkiye'ye dönmüş ve yarım sezon Ülkerspor forması giymiştir.

Parkedeyken buz gibi soğuk bir oyuncu kimliğine bürünen Naumoski, sazı eline aldığında durdurulması adeta imkansız bir isim haline dönüşüyordu. Döenminin basketbolunda Türkiye'nin ve Avrupa'nın en iyi oyun kurucuları arasındaydı. Efes Pilsen'le beraber bir dönemin gençlerine basketbolu sevdiren isim olmuştur Naumoski. 30 saniyelik hücum süresinin 25 saniyesini tek başına kullanırdı neredeyse Naumoski. Fast-break yakaladığında ise tüm takım arkadaşlarının gelmesini bekler ve ardından hücum süresinin bitmesine yakın üç sayılık atardı. Hatta bundan dolayı arkadaşlarını boşuna yorduğu konusunda da eleştirlmişti. Terini formasının askısıyla silnemsi onun en büyük özelliklerinden biriydi. İlginç bir bilgi daha; Naumoski Efes Pilsen'e transfer olduğunda o dönemlerde kulüpte bulunan başka bir Makedonyalı Oktay Mahmudi tercumanlığını yapmıştır.

Yazı her ne kadar Petar Naumoski üzerine olsa da Efes Pilse'e de değinmeden edemedik haliyle.Efesin gelmiş geçmiş belki de en başındaki efsane oyuncusu Petar Naumoski hakkında şimdilik bu kadar. Umarım anılarınızı biraz da olsa gözlerinizde canladırabilmişimdir.


Not:Naumoski'nin Efes Pilsen'de giydiği 7 numaralı forma neden emekli edilmemiştir hala anlamış değilim....










Kaynak olarak Vikipedi kullanılmıştır.


Püzant YÜCECAN


7 Ağustos 2011 Pazar

Siyah Beyaz Basketbol...

Siz bakmayın başlıkta siyah beyaz dediğime, aslında Beşiktaş şu an bırakın Türkiye'nin, Avrupa'nın hatta Amerikanın basketbol dünyasının en renkli takımı.
Bu renklenme aslına bakarsanız geçen sene Allen Iverson transferiyle başlamıştı. NBA tarihinin gelmiş geçmiş en iyi oyuncularından biri Türkiye'de bir takımda oynuyor. Heralde bunu birkaç sene önce basketbol ile az da olsa ilgilenen birine deseniz size vereceği cevap "Hadi len" tarzında olurdu.
Bu sene ise Beşiktaş gözünü daha yükseklere dikti. Hepimizin de bildiği gibi şu an NBA lokavtda. Açıkcası gördüğüm kadarıyla da bu lokavttan en çok yararlanmak isteyen takım da Beşiktaş olsa gerek.



İlk adım olarak New Jersey Nets takımından point guard pozisyonunda oynayan Deron Williams'ı kadrosuna katmak isteyen siyah beyazlı ekip FIBA'nında bu oyuncuya onay vermesiyle bu transferde başarıya ulaştı. Bu Beşiktaşlı taraftarların yanısıra ülkemizdeki basketbol severler için de tabi ki güzel bir haber. Bir NBA starını canlı canlı izleme fırsatı bulacağız.
Daha sonrasında hiçbirimizin aklının bile belki ucundan geçmeyecek bir isim geldi Beşiktaş'ın gündemine. Basketbolun belki de şu an dünyada faal olarak oynayan en büyük ismi "Kobe Bryant".





Heralde kimsenin hayaline bile giremeyecek birşey:)
Haftalardır Beşiktaş şu gün görüşecek bugün görüşecek derken en sonunda bu hafta Beşiktaş Kulübü Başkanı Yıldırım Demirören ve Basketbol Şube Sorumlusu Şeref Yalçın Kobe transferi için Los Angeles'a uçtular. Kobe'nin menejeri Rob Pelinka ve kendisiyle yapılan ilk görüşmenin ardından Yıldırım Demirören yaptığı açıklamada görüşmelerin olumlu yönde olduğunu açıkladı. Bu hafta içinde taraflar bir kez daha görüştüler. Gelen haberlere göre THY’nin desteği olmadan Yıldırım Demirören’in finanse ettiği bu transferde Kobe'ye önerilen rakamın 500-600bin dolar, Kobe'nin istediği rakamın ise 1 milyon dolar civarında olduğu söyleniyor. En son gelen haberlere göre ise Kobe'nin ailesiyle görüşüp son kararı vereceği yönünde oldu. Bu arada tabi böyle büyük oyuncuların transferinde sadece oyuncuyu ikna etmekle kalmıyorsunuz, bunların sponsorlarını da ikna etmeniz lazım ki şahsi fikrim Kobe eğer Türkiye'ye gelmesse bunun en büyük sebebi Nike olacaktır. Nike Kobe'nin en büyük sponsorlarından biri ve Nike’ın pazarını genişletmek amacıyla Kobe'yi Çin’e götürmeye çalıştığını biliyoruz. Neyse ki Çin "NBA oyuncularıyla lokavta kadar değil sezonluk sözleşme yapılabilir" maddesini çıkarmaya çalışması biraz da olsa Beşiktaşın elini rahatlatıyor. Dün Beşiktaş basketbolu ile ilgili duyduğum en son haber ise NBA'de oynayan milli basketcimiz Ömer Aşık ile ilgiliydi.

Kobe'nin gelmesi tabi ki yukarda da dediğim gibi bırakın Türk basketbolu için, dünya basketbolu için bile heralde senenin en büyük haberi olur. Beşiktaş basketbol dünyasında inanılmaz bir reklam yapmış olur ki; sadece görüşme masasına oturması bile Amerikan spor basınında önemli bir yer kaplamakta.

Herşey hoş güzel. Açıkcası ben bir Fenerbahçeli olarak eğer alabilirsem kombine bile almayı düşünürüm Kobe transferi gerçekleştiği takdirde ki benim gibi düşünen açıkcası çok arkadaşım var.

Ama işin bir de diğer yanı var tabi. Kobe'yi de geldi varsayalım bildiğimiz gibi bu adamların sözleşmesinde lokavt opsiyonu olacak. Yani lokavt bittiği takdirde "Hadi bakalım benden bu kadar; rakı, kebap, Türkiye çok güzeldi" diyip NBA'in yolunu tutacaklar gerisin geri.
Yani şöyle düşünelim; Beşiktaş Eurocup'ta çeyrek finale çıkmış ve aynı dönemde lokavt bitmiş ve senin takımının iki en önemli oyuncusu takımda değil.

Beşiktaş'a bakacak olursak tabi ki Avrupa'nın maddi açıdan en büyük klübü değil. Ama neden Beşiktaş'tan maddi açıdan daha büyük Avrupa takımları NBA starlarını transfer etmeyi düşünmüyor?

Sebebini hepimiz de biliyoruz. Avrupa'nın bu büyük kulüpleri hem kendi liglerinde hem de Euroleague'de en tepeye oynayan takımlar ve hiçbirinin sezonun ortasında takımını bırakıp gidecek bir oyuncuyla oynama lüksü yok. Bana göre her zaman NBA'den daha sert ve çekişmeli
olan Euroleague'de bu tehlikeyi göze alan bir takım bence olayı en başından kaybetmiştir.

Peki Beşiktaş neden geleceğe yönelik bir takım kurma düşüncesine girmek yerine böyle NBA starlarını takımına getirip sadece halkla ilişkiler açısından başarılı olmaya çalışıyor.

Şu an Beşiktaş'a gelen ve gelmesi yönünde ismi geçen oyunculara bakın, bir de TBL şampiyonluğu için ismi geçen takımlara bakın. Bu takımların arasında Beşiktaşlı dostlarım kızmasın ama malesef Beşiktaş yok bu sene. Herkes bu işin NBA'den gelecek sezonun ortasında her an gidebilecek oyuncularla olmayacağını biliyor. Takıma katkı sağlarlar mı kesinlikle. Ama Beşiktaş basketbol takımının geleceği adına pek de olumlu şeyler söylemek doğru olmaz.

İşin daha kötü yanı Beşiktaş bu NBA oyuncularıyla ilgilenirken bir yandan da anlaştığı oyuncuları elinden kaçırıyor ki, bunun en iyi örneği Pınar Karşıyaka'dan ayrılıp Beşiktaş ile anlaşan Andre Smith ile yaşandı. Hem TBL'yi tanıması hem de Beşiktaş'a faydalı olabilecek olması bakımından bu transferin takım adına gerçekleşmemesi kötü oldu.

Bana göre ne Deron ne Kobe, geleceğin Beşiktaş'ı açısından takımın yaptığı en iyi transferlerden biri Benjamin Eze'dir. Eze'nin yanında D. Hawkins transferi için de aynı şeyleri söyleyebiliriz. Ferhat Yeşiltaş arkadaşımdan aldığım bilgiye göre ise bu iki transferde anlaşma sağlandı, sözleşmelerine onay verilmiş durumda sadece iş imzalara kalmış ki umarım AndRe Smith gibi olmaz bu transferlerin sonu da.

Ne kadar Fenerbahçeli olsam da ilginçtir herhalde basketbolu sevdiğimden dolayı Galatasaray olsun Beşiktaş olsun futbolun aksine bu takımlarımızın Avrupa'daki tüm maçlarını elimden geldiğince takip etmeye çalışır ve de başarıları için desteklerim. Bir basketbol sever olarak Galatasaray'ın bu seneki başarısı bence Beşiktaş'a örnek olmalıdır.
Beşiktaş'ın hem TBL'de hem de Eurocupta başarılı bir sezon geçirmesi dileğiyle...

Not:Eğer olurda NBA'deki lokavt sezon sonuna kadar uzarsa ve bu arada Kobe transferi de gerçekleşmiş olursa işte o zaman Beşiktaş için düşeş olur ki umutlarımız o yönde...


Püzant YÜCECAN

5 Ağustos 2011 Cuma

Kadim Dostuma...Ufak Bir Doğum Günü Hediyesi...

Belki de ilk defa gündemden uzak bir konu hakkında bir şeyler karalayacağım. Bakalım nasıl olacak acaba.
Yaklaşık üç sene önce neredeyse de tam bu zamanlarda tanıştık onla. Beni tanıyanlar bilir havaalanında çalıştığımı. Bu sevgili dostum da yaklaşık üç sene önce benim çalıştığım mağazada çalışmaya başladı. Bugün bile daha ilk geldiği günü hatırlarım:))

Normalde mağazada yeni çalışmaya başlayan arkadaşlarla ilk günlerden fazla samimi olmam ama onla çok önemli bir ortak yanımız vardı. O da ben de bir rock müzik dinleyicisiyiz hatta o çok da güzel gitar çalar benden artı olarak. Tesadüf onun da benim de en sevdiğimiz gruptu Metallica. Zaten benden önce arkadaşlar ona söylemiş git Püzant'la tanış o da senin kafadan diye.
Rock müzikti, Metallicaydı derken başladı dostumla sohbetlerimiz. Birbirimize o kadar sevmiştik ki yıllar bu dostluğu kurmak için geçmişti sanki.

Yukarıda da dediğim gibi sağlam bir rock müzik dinleyicisi ve Metallica fanıdır. Kaderin cilvesi 27.07.2008 Ali Samiyendeki Metallica konserinde belki de birbirimizi görmüş bile olabiliriz ama o zamanlar ne o beni ne de ben onu tanıyordum. O konseri tribünden izlemişti ben ise sahne önünden. Biz tanıştıktan sonra sağolsun Metallica geçen yaz tekrardan İstanbul'a geldi. Tabi ki kaçıramayacağımız bir fırsattı bu. Biletler çıkar çıkmaz gidip almıştım. Konser günü gelene kadar ne hayaller ne muhabbetler tahmin edeceğiniz gibi. Konser günü geldi çattı. Haziran ayının ortası güneş tabak gibi gökyüzünde. Sıcağı siz tahmin edin. Neyse atladık taksiye ve İnönü ye vardık. Oradan oraya oynuyorduk sahne önü sırasını bulabilmek için. En sonunda sırayı bulduğumuzda içimde bir üzüntü oluştu. Sıra almış başını gidiyordu. Yaklaşık bir saat bekledikten sonra en sonunda içerdeydik. Sahne önünde yani demirlerin orada yer kalmamıştı ortalara geçip ayakta beklemek de açıkçası işime pek gelmiyordu. Hatta itiraf ediyim kuzen bir ara çekip gitmeyi bile düşündüm o sıcakta:) kızma bana sakın:) Ama şansımıza demirlerin sağ kısımında ufak bir yer boştu ve biz gidip oraya sıkıştık. Metallica sahne alana kadar neredeyse tüm gün sırtımızı demirlere dayayıp oturduk. Akşam olup güneş battığında ise artık ikimizde ayakta Metallicayı bekliyorduk. Saatler 21:00'ı gösterdiğinde işte hepsi karşımızdaydı. Kirk nerdeyse bizim önümüzde çalıyordu. Benim için unutulmayacak bir geceydi. Arada sahneyi bırakım dostuma bakıyordum, nasıl da eğleniyordu ve onu böyle mutlu görmek beni de mutlu ediyordu açıkçası. Konser sonunda Kirk'ün attığı bir pena önümüze düştü. "Kuzi hemen solunda" dedim, o da sanki benim bunu dememi bekliyormuş gibi daldı aşşağıya ve kaptı penasını. Dostumla öğle bir eğlenmiştik ki Taksime kadar o koca yokuşu çıkarken bile yorgunluğum bir an bile aklıma gelmedi. Ve gecenin sonunda haliyle ikimizin de sesi gitmişti. O günü asla unutmayacağım kuzi.

Bunun yanı sıra sevdiğim ender Galatasaraylılar arasındadır. Bazen düşünüyorum hatta kendine de demişimdir "Keşke Fenerbahçeli olsaydın, beraber maçlara giderdik" diye ama sonradan da hep vazgeçmişimdir. İyi ki Galatasaraylısın dostum yoksa her sene ben kime sataşacaktım:)

Ülkesini canı gibi seven her ortamda onu savunan bir insandır. Bir gece iş yerinde oturmuş arkadaşlar sohbet ederken ülke ve Fenerbahçe adına konuşurken ben "Galatasaray futbol takımının Avrupa'da başarılı olmasını istemediğimi söylemiştim" o da buna karşı "ülke puanından dem vurmuştu". Sonra aramızda ufak bir kapışma oldu milliyetçilik hakkında. Ben sinirlenip çekip gittim çünkü onla daha fazla tartışmak istemiyordum. Normalde herkesle her türlü tartışırım ama onla tartışıp birbirimizi daha fazla kırmak istemedim. Ofiste oturup boş boş bilgisayara bakarken birden yanıma gelip bana sarıldı ve "özür dilerim" kuzen dedi. Özür dilemene bile gerek yoktu ki be kuzen sen gelmesen ben zaten on dakika sonra gelirdim yanına. Senle küs kalamam be kuzi.

Sadece üç senecik kısa bir süre içerisinde kim bilir daha neler neler yaşadık şu an aklıma gelmeyen. Artık öyle bir bağımız var ki; o benim, ben onun göz dilini anlayacak haldeyiz. Sormadan dinler beni, söylemeden anlar. Her mutlu anımda yanımdaydı tıpkı en kötü günümde olduğu gibi. Belki de kimseye açamadığım sırlar onda gizlidir. En derin yaralarımı o görmüştür ve her seferinde de hiç düşünmeden o yaralara merhem olmaya çalışmıştır.

Saate bakmaksızın kapısını çalabileceğim bana "Nereden çıktın bu saate" demeyecek insanlardandır. Her daim yanımda olacak, en kötü günümde bile. Ağladığım zamanlar eliyle gözyaşılarımı silecek ve bana ne kadar güçlü olduğumu hatırlatabilecek.

Bugün onun doğum günü. Otuz yaşına bastı. Tıpkı üç ay önce benim de bastığım gibi:) Şu an çok güzel bir ilişkisi var evliliğe doğru giden. Allah bozmasın bu güzel ilişkiyi. Bıdı bıdılarınızı gördükçe içimde nasıl bir mutluluk yeşeriyor inanın tahmin edemezsiniz. Hatta arada hatırlatayım, şu anki kız arkadaşına duygularını benim evimde açmıştı. İkinize de söylüyorum bunu hayatımın sonuna kadara ikinize de hatırlatıcam:)

Dostum, kardeşim, kuzenim biricik arkadaşım demin bana twitterdan yazdın ya "vay be kardeşinin doğum gününde kırdın ya helal olsun" diye, işte bu yüzden gelmedim koca insan. Sana ufak bir doğum günü hediyesi vermek istedim.

İyi ki doğdun kuzi..İyi ki varsın. Seni seviyorum. Umarım yollarımız şu kısacık hayatlarımız boyunca hiç ayrılmaz. Ama hayat bu belli olmaz ya, bir gün gelir de bu yollar ayrılırsa unutma ki ben her zaman yanındayım. Her zaman senleyim. İki elim kanda bile olsa.

Not: Bu yazı biricik dostum Can AYDEMİR'e ithafen yazılmıştır....

Kutlu olsun doğum günün, kötülükler uzak olsun
Mutlu ol ömrünce, üzülmeler sana yasak olsun
Kalbin kırılmasında, üzerinde kir pasak olsun
Sen üzülme sakın, üzülmelerim sana feda olsun
İyi ki doğdun, iyi ki vermiş yaradan seni bizlere
Yıldırım gibi çaktın, güneş gibi açtın üstümüze
Söz oldun, mani oldun, saz oldun bestemize
Kutlu olsun doğum günün,nice mutlu senelere

                                                                                Can YÜCEL


2 Ağustos 2011 Salı

Haydi Fener'e Saldıralım...


Güzel ülkem sen nelere kadirsin. Daha bir ay önceye kadar "Futbol" dendiğinde "O da ne " diyebilecek insanlar şu an futbol otoritesi kesilmiş etrafta ahkam kesmeye başlamışlar ne yazık ki. Çünkü konu futbol ve Fenerbahçe. Fenerbahçe'ye nereden nasıl saldırsam diye kendi reklamlarını yapmaya çalışan gazetecilerle doldu güzelim ülkem.
Mehmet Baransu; zaten kendisi şu an bu şike soruşturmasının hem savcısı hem avukatı hem hakimi... Ne dese doğru ne dese haklıdır.
Rasim Ozan Kütahyalı; aslına bakarsanız kendi bile bilmiyorum ne yaptığını. Mehmet Baransu'nun yardımcısı gibi düşünebilirsiniz kendilerini.
Bu süper ikili dışında geçenlerde bakkala sigara almaya gittiğimde TV8 de Nazlı Ilıcak konuşuyordu son olaylarla ilgili. Daha ne diyim ki aslında:)) Nazlı Ilıcak?Futbol?Git Bodruma yazlığına be ablacığım. Depremi de hissetmez Twitterdan sorarsın sen.
Bu sevgili gazetecilerimiz arasına en son dün Sanem Altan da katılmış. Öncelikle hayırlı olsun diyoruz kendilerine. Aralarına hoş geldin Sanemciğim. Öncelikle şunu söyleyeyim tanımadığım kimse hakkında ön yargılı değilimdir. Sanem Altan'ın yazıları da daha önce hiç okumadım. Açıkçası bu okuduğum ilk yazısıydı ve herhalde son olacak.
Kendisinin futbol ile olan ilişkisini tam bilmemekle beraber yazısındaki şu cümle aslında futbola ne kadar uzak olduğunu gayet iyi anlatıyor;
"Belki de futbol dünyasının doğal işleyişi bu..."
Futbol dünyasının işleyişini bilmiyorsanız neden böyle bir şey demeye gerek duyarsınız? Belki de biraz araştırsanız veya bilginiz olmayan bir konu hakkında yazı yazmassanız daha iyi değil mi? Bence çok daha iyi yapardınız. Mesela ben; Amerikan futbolu hakkında burada oturup bir şey yazamam. Nedeni de çok açık çünkü konu ile ilgili yeterli bilgim yok. Ama ben burada yazmak yerine bana da bir gazetede köşe verilse gaza gelir yazardım belki de:))
Madem ki yazı yazıyorsun Sanem Altan bari yazını yazmadan önce bir araştırma yapsan daha doğru olmaz mı. Hani araştırmacı gazetecilik diye bir şey var ya ondan söz ediyorum. Ayrıca kendisinin futbola ne kadar uzak olduğunun ikinci kanıtıdır bu. Sanem Hanım ne demiş yazısında hadi bir bakalım.
"- F.Bahçe-İBB maçı (2-0) kesin şike... İ.Akın ve İskender maçı satmış."
Hiçbişey değil de bu beni cidden güldürdü. "KESİN ŞİKE" hadi ya Allah aşkına komik olmayı bırakın. "KESİN ŞİKE" kararı verdiniz Sanem Hanım peki bunun cezası nedir onu da söyleseniz de şu sıkıntılı süreci hep beraber atlatsak olmaz mı. Ne diyor sevgili Sanem Hanım;
"İbrahim Akın ve İskender maçı satmış"
Sanem Hanıma ben de burada ufak bir soru sormak istiyorum. Öncelikle size şunu açıklayayım Sanem Hanım. "Futbol dünyasının doğal işleyişinde" sezon boyunca dördüncü sarı kartı ne zaman görürseniz görün bir sonraki maç cezalı duruma düşüp o maçta oynayamazsınız. Şimdi gelelim soruma;
Fenerbahçe-İBB maçında sarı kart cezalısı olan İskender maçta olmamasına rağmen nasıl şike yaptı acaba?
Bilgi eksikliği olan Sanem Hanım bunun yanında gazeteci kimliği altına sığınıp bakın nasıl terbiyesizce Fenerbahçe taraftarına saldırıyor.
"Özellikle Boğaz Köprüsü yolunda polise “Allah Allah” diye saldıran, Shaktar maçında sahaya giren azgın sarı-lacivert kalabalığı gördükten ve tiraj kaygısını hesap ettikten sonra, medyanın bu konuya bir hayli mesafeli durmasını da doğru bulmasam da anlayabiliyorum."
Öncelikle Sanem Hanım Fenerbahçe (104), Galatasaray (106), Beşiktaş (108) bu üç takımda bu ülkenin en önde gelen ve en çok taraftara sahip takımlardır. Yanlarına da yazdığım gibi 104-106-108 yıllık bu ülkenin tarihinde önemli roller oynamış üç klüp taraftarlarının hiçbiri hakkında çıkıp da böylesine terbiyesizce ve ahlaksızca hitap şekli kullanamazsınız. Size bu hakkı kim veriyor sevgili Sanem Hanım?? Siz o sarı lacivertli kalabalığın neden dolayı yürüdüğü hakkında en ufak bir fikriniz var mı acaba çok merak ediyorum.
Ayrıca ne demiş Sanem Hanım aynı cümlesinde; "medyanın bu konuya bir hayli mesafeli durmasını da doğru bulmasam da anlayabiliyorum.
" Hangi mesafe Sanem Hanım? Nasıl bir gazeteciliktir bu? Siz hiç mi gazete okumayıp hiç mi televizyon izlemiyorsunuz.
Sevgili Sanem Hanımın yazısında gözüme çarpan bir başka nokta ise Fenerbahçelilerin ikiye ayrıldığını söylüyor. Bir kısım Fenerliler işe duygusal yönden yaklaşıyormuş, diğer Fenerliler ise daha rasyonelmiş. Hadi dediğiniz gibi olsun Sanem Hanım da nerede bu rasyonel Fenerbahçeliler? Ben neden görmüyorum bunları? Ne yani sizin dediğiniz gibi "duygusal" Fenerbahçelilerden mi korkuyorlar? Hadi o da dediğiniz gibi olsun. Bu rasyonel Fenerbahçeliler hiç ekrana, gazetelere çıkamıyorla "bizden" korktuklarından dolayı, hiç de mi inertnet kullanmıyor bu "rasyonel" Fenerbahçeliler. Hiç mi bir iki yazı karalayamıyorlar sanal ortamda?
Gelelim yazının en önemli noktasına. Ne diyor sevgili Sanem Hanım;
"Aziz Yıldırım’ın telefon konuşmalarını teker teker okudum. 250 sayfa civarında... "
Pardon?Anlamadım? veya ben mi yanlış anladım. Üzerinde gizlilik ilkesi olan, daha doğru düzgün bir şekilde avukatların bile okuyamadığı şeyleri siz mi okuyorsunuz. Hani içerden bilgi sızmıştır diycem de 250 sayfalık bir sızma demek koca bir klasör demektir ki, siz bunu nasıl ele geçirdiniz? Önce adama bu soruyu sorarlar. Hadi içerden biri sizin için bunu gazetenizde yayımlamanız için servis etti diyelim, siz bunu söylemekle zaten suç işlediğinizin farkında değil misiniz? Peki bu bilgiler varsa elinizde neden bunu milletle paylaşmıyorsunuz ve bunları okuyup da ardından hangi ünvanınız altında karar veriyorunuz şike yapılmıştır diye.Avukat?hakim?savcı?
Ama siz de haklısınız galiba Sanem Hanım bakın Serhat Ulueren'de ne diyor;
"Çünkü bana tapeler (kasetler kayıtları) geldi. Dinledim."
Nereden geliyor bunlar bize de anlatın da bilelim. Hadi kaynaklarınızı söylemiyorsunuz tamam da bu kasetlerde ifadelerde neler yazılıyor neler söyleniyor onlar da paylaşsanız da biz de bilelim. Ama siz bunları yapmak yerine kendinizi savcı ve hakim ilan edip cezayı kesiyorsunuz. Bu mudur sizin gazetecilik anlayışınız. Eğer bu ise lütfen bu mesleği en kısa sürede bırakın derim size.
Yazının başında da dediğim gibi ülkenin gündemi olmuş Fenerbahçe bir yerinden dokunayım da nereden dokunursam dokunayım iyi kötü reklamım olur diye hareket etmeye başladı herkes.
Ama şunu da unutmayın uğraştığınız şey FENERBAHÇE beyler bayanlar.

"Şike dosyası ile ilgili tüm ifadeler, tutanaklar, video ve ses kayıtları yarın gazeteniz ile birlikte sadece 5 Lira... Bayinizden istemeyi unutmayın"


Püzant YÜCECAN
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...