29 Eylül 2011 Perşembe

Fenerbahçe Yönetimi...

İster bizi küme düşürün, ister kümede bırakın ister amatör ligde oynatın. Kimin umurunda ki. Bizim içimizdeki Fenerbahçe sevgisini ateşini söndürebileceğinizi mi sanıyorsunuz?? Ben bu takımı babamın kucağında sevmeye başladım arkadaş. Ne şampiyonlar liginde oynuyor ne de her sene şampiyonluğa oynuyor diye değil. Yaşım otuz, inanın bu takımı ne zaman sevdim ne zaman bu renklere, bu armaya aşık oldum aklımda bile değil. Hala evimde eski maçların biletleri durur hiçbirini atmam, atmaya kıyamam hepsinin bende farklı anıları vardır. Babamın belki de bana en büyük armağanıdır Fenerbahçe. Bana en büyük hediyesi olmuştur. Unutur muyum sanıyorsunuz kısa şort giydiğim zamanlarda babamla birlikte gittiğim maçları. Unutur muyum sanıyorsunuz Şeytan Rıdvanı, Aykutu, İmparator Oğuzu. 104 yıllık bir çınarı böylesine kolayca yıkabileceğinizi mi sanıyorsunuz?? Siz baltalarınızı çektiniz, bu çınarı yıkmaya çalışıyorsunuz ama unuttuğunuz bir şey var beyler. O da büyük Fenerbahçe taraftarıdır... Biz vücudumuzla, kanımızla, canımızla bu çınara siper olmaya hazırız.
"DARAĞACINDA OLSAK BİLE SON SÖZÜMÜZ FENERBAHÇE"
Bunu asla unutmayın beyler...

Bu sözlerle bitirmiştik "FENERBAHÇELİ Olmak" başlıklı yazımızı. Tarihe baktım da 29 Temmuz tarihinde yazmışız bu yazımızı. Tesadüf odur ki tam iki ay önce yazmışız bu yazımızı. Daha değişik bir açıdan bakacak olursak da başkanın gözaltına alınmasından 26 gün sonra. Peki, o günden bugüne değişen neler oldu? Ya da oldu mu?

Öncelikle yönetimimiz açısından bakalım olaya. Genel olarak yönetimimizi ele alırsak 3 Temmuz'dan bugüne kadar maalesef çok pasif bir tutum gösterdiler. En son yapılan Olağanüstü Genel Kurul'dan başlayalım. Bir kere tarih olarak bence kesinlikle yanlış. 25 Eylül, yani olayların patlak vermesinden tam tamına 84 gün sonra. Neden bu Olağanüstü Genel Kurul'un yapılması için 84 gün beklendi?? Daha erken olamaz mıydı??

Olağanüstü Genel Kurulumuzun açılış konuşmasını yapan sevgili Başkan Vekilimiz Nihat Özdemir'in konuşmasını okuyunca gözlerim doldu demek isterdim ama maalesef. Tıpkı 3 Temmuz'dan beri gösterdiği pasif duruşu Olağanüstü Genel Kurul'da da göstermiş. Tekrarlar, teşekkürler vs. vs. ama konuşmanın en dikkat çekici kısmı ise sonuna doğru geliyor Nihat Özdemir'den;
"Benden sonra konuşacak değerli değerli kongre üyelerimizden isteğim, yargıya intikal etmiş bu durumu ve sürece dair olumsuz etki yaratabilecek yorum ve eleştirilerden kaçınmanızdır. Özellikle hukuki süreci; konunun dışındaki siyasetçiler, bazı kişi, kurum ve kuruluşlarla bağdaştırmamanızı istirham ediyorum."
Konuşmayı dinlemediyseniz veya daha sonra okumadıysanız yanlış okumadınız maalesef. Peki, oradaki Genel Kurul üyeleri bunları konuşmayacaksa neden oradalar diye bir soru geliyor hemen insanın aklına?? Bu insanlar neredeyse ellerine geçen her fırsatta medya aracılığıyla Fenerbahçe’mize acımasızca saldırırken orada bulunan Genel Kurul Üyelerimiz neden bu insanları eleştirmeyecek?? Başka bir soru ise şu; neden ve kimden korkuyorsunuz acaba??

Nihat Özdemir'den kürsüye gelen isim Vefa Küçük 3 Temmuzda yaşanan olayları 10 şiddetindeki bir depreme benzetiyor ve mevcut yönetimi de deprem yönetimi olarak tanımlıyor. Evet, tıpkı hükümetimizin Marmara depreminden sonra hiçbirşey yapmadığı gibi bizim deprem yönetimi de maalesef hiçbir şey yapmıyor Sayın Vefa Küçük. Benzetme belki olumlu açıdan söylenmesine rağmen maalesef benim aklıma böyle bir şey geldi.

Kürsüye gelen bir başka isim; efsanevi başkanımız Sayın Ali Şen. Yine güzel gayet duygusal döşenmiş bir şekilde konuşuyor. İnsanları nereden vuracağını gayet iyi biliyor. Daha önceki yazımda ne dediysem Ali Şen hakkında aynı şeyleri diyorum. Nerelerdeydin efsane başkan?? Keşke Bodrum'daki yalından daha önce çıksaydın ve taraftarın yanında olduğunu hissettirseydin. Sadece ekonomik açıdan sıkıştığın, batma tehlikesi geçirdiğin zamanlarda Fenerbahçeli olma büyük başkan. Zaten bu takımdan yeterince kazandın, eee şimdi kötü gününde biraz da olsa destek olma vakti değil midir efsane başkan....

Bence Olağanüstü Genel Kurul'da en güzel konuşmayı yapan isimdi Uğur Dündar. "Kimlerin neler yapması gerektiğini, kimlerin neler yaptığını, kimlerin yapmadığını; kimin mangal yürekli kimin tavşan pisliği olduğunu çok iyi görüyorum." Umarım gereken kişiler almıştır mesajları. Uğur Dündar'ın Aykut hocamıza Ali Koç'a, taraftara teşekküründen sonra Talat Zengin'in çıkıp bu isimlere Yönetim Kurulu üyelerini eklemesi abesle iştigalden başka hiçbir şey değildi bence. Ne yaptılar ki bugüne kadar onlara teşekkür edeceğiz???

Her Fenerbahçeli gibi ben de Olağanüstü Genel Kurulun yapılacağını duyduğumda sevinmiş, içimde bir umut yeşermeye başlamıştı yönetimimizle ilgili. Kendi kendime işte bu sefer önemli kararlar ve mesajlar çıkacak demiştim ama sonu maalesef hayal kırıklığı oldu.
Taraftarımızın yaptığı bu efsanevi direnişte onların başında komutan olması gerekenler neden korkak krallar gibi saraylarında saklanmayı tercih etmişlerdi? Neden bizim gibi savaş alanında göğüs göğse çarpışmayı tercih etmemişleri? Suya sabuna dokunmayıp bazı kişi ve kurumlarla ters mi düşmek istemiyorlar? Maddi çıkarlarınızı bozmak mı istemiyorsunuz yoksa açıklarınız ortaya çıkacak diye mi korkuyorsunuz?

Nihat Özdemir nasıl ki şu Olağanüstü Genel Kurulda pasif bir duruş sergiledi, genel süreçte de en başından beri bu tavrından maalesef ödün vermedi. Sürecin başlarında sadece kulübümüzün internet sitesinden bir iki açıklamada bulunan Nihat Özdemir ardından başkanımızın o fotoğrafını yayınlayan Fatih Altaylının programına çıkmak gibi bir gaflette bulunmuştu. Ardından komutan olmak yerine "Hadi beyler ben kaçıyorum" diyip istifa edip daha sonra bu kararından vazgeçti. Herkesin Digitürkünü Fenerbahçe için bıraktığı bir dönemde çıktı bize Digitürk almamızı söyledi. Yapma be Nihat Özdemir yapma bu taraftara yazık...

Geçen sezon her maç sonrası ekranlara çıkan Cihan Kamer nerelerde. Ticari ilişkileri olduğu başbakanına karşı ters mi düşmek istemiyor acaba? Madem ters düşmek istemiyorsun arkadaşım neden hala yönetim kurulundasın. Neden başbakanın düşman olarak gördüğü FENERBAHÇE'mizin içindesin. Git başbakanın yanında ne yapıyorsan yap ama bu kulübü kirletme.

Yönetimde son zamanlarda takdir ettiğim tek bir isim var o da hepimizin bildiği gibi Ali Koç. Adam bir şeyler yapmak istiyor, bu haksızlığa karşı durmak istiyor. Çünkü onun da içinde hala FENERBAHÇE ateşi yanıyor tıpkı bizim gibi. Hele yaptığı o müthiş, insanın tüylerini diken diken eden ve kendisinin de gözlerinin dolmasına neden olan o konuşması. O gece kendi kendime dedim işte Fenerbahçe’mizin ihtiyacı olan isim ortaya çıktı nihayet diye. Açıkçası bu süreçte bize önderlik edebilecek tek isim gibi gözüküyor Ali Koç. Ki son zamanlarda onu da pek ortalıkta göremiyoruz. Umarım O da diğerlerine katılmaz ve bu savaşta bizim efsanevi komutanımız olur.

Genel olarak 3 Temmuz'dan itibaren yönetimin takdir ettiğim tek bir hamlesi oldu. Fenerbahçe’mizin Şampiyonlar Ligine gidemeyeceğinden dolayı CAS'a gitmesi ve bu dava için Jean Louis Dupont ile anlaşmaları oldu. Umarım Avrupa'da daha iyi bir şekilde organize oluruz ve şu haklı davamızı kazanırız. Bu süreçte derdimizi Avrupa'ya anlatabilmek önemli. Çünkü bunlar Avrupa'dan korkar, çekinir. Hem hukuki açıdan iyi bir organizasyon hem de Avrupa'daki medya ve PR şirketleriyle ortak güzel bir çalışma ile Fenerbahçemize nasıl bıyık bir haksızlık yapıldığını anlatabiliriz.

Beyler; işler iyi giderken maç sonrası çıkıp konuşmak kolaydır ama zor günlerde yönetici olmak zordur. Kimle neyle ters düşeceğinin önemi olmaması lazım eğer sen Fenerbahçe Kulübünde yönetici isen. Sen Fenerbahçe'ye yönetici olmuşsan bunun hakkını sonuna kadar vermelisin. Ve yukarda da dediğim gibi; taraftarımızın göstermiş olduğu bu efsanevi direnişte hepiniz bire birer onların önünde savaşan komutanlar olmalısınız...

Aslında bu yazıyı yazmayı planlarken hem yönetimin hem de taraftarın 3 Temmuz'dan beri neler yaptığını ve yapmadığını tek bir yazıda göstermekti amacım. Eee yönetimimizin bu kadar eksiği olup, taraftarımızın da bir o kadar artısı olunca yazının çok uzayıp sıkacağını düşünerek, taraftarımız; yani bizim için ayrı bir şeyler karalamak istedim...


Püzant YÜCECAN

23 Eylül 2011 Cuma

Marko'nun Hayali...


Evet O'nun bir hayali var... İstediği de çok fazla birşey değil aslında ve bu isteğini hiçbir karşılık beklemeden sadece takımına ve basketbola olan sevgisinden dolayı dile getiriyor. İlker Üçer, nam-ı değer "Marko'nun Yeri" blog sayfasının yazarı. Hepimizinde bildiği gibi kendisi sıkı bir Fenerbahçe taraftarı ve basketbol aşığıdır.

Geçen gece saat üç sularında iş yerinde oturmuş blog yazılarını okurken uzun süredir Marko'nun Yerin'e uğramadığım aklıma geldi. Hemen sayfayı açıp okumaya başladım. Tesadüf bu ki kendisi de yaklaşık altı yedi saat önce yeni bir blog yazısı yazmıştı. "Benim Bir Hayalim Var..." başlıklı yazısını okumaya başladım. Okudukça ne kadar haklı olduğunu siz de göreceksiniz. Yazısında bahsettiği hayalini ise kendi kaleminden aktaralım... "Kafamdakiler internet sitesiyle sınırlı değil lakin bana fırsat verin, Fenerbahce.org'da Fenerbahçe basketbolu içeriğini yaratayım. Bana fırsat verin, Fenerbahçe basketbolunu taraftara daha iyi götürmeye vesile olayım." Kendisinin Fenerbahçe Ülker'e ve basketbola olan sevgisini de şu sözleri ile görüyoruz..."Özellikle resmi site içeriği konusunda zamanımdan, işimden, sevdiklerime ayırdığım vakitten ya da aklınıza gelebilecek bu tip her şeyden kısarak bu işe zaman ayırmaya hazırım, yaparım..."

İlker'in yazısını okuduktan sonra ben de kendisine ne kadar doğru bir yolda olduğunu, kendisini desteklediğime ilişkin bir mail atıp bu mailı blog sayfamda yayınlamak istediğimi söyledim. Kendisi de bunu yayaınlayabileceğimi söyledi ama ben mail üzerinden hareketle biraz daha bişeler yazmak istiyorum...

Öncelikle şunu söyleyebilirim İlker'in yazdıklarına sonuna kadar katılıyorum. Malesef sosyal medya, sanal alem, internet vs. vs. adı ne olursa olsun basketbol şubemiz dönemin gerisinde kalmış durumda. Gece İlker'in yazısını okuduktan hemen sonra siteye baktım, ki eksiklerin olduğunu bilmeme rağmen, tekrardan göz atayım dedim ve "Erkek Basketbol Takımı" kısmında yeni transferlerin eklenmediğini gördüm. Büyük bir olasılıkla haber olarak mutlaka geçilmiştir ama siteye girip uzun süredir belli sebeplerden dolayı takımından uzak kalmış biri bu transferleri nereden görecek?? Ayrıca şu an kadroda kimler sakat siteye girip de görebilen var mı? Mesela ben biliyorum Eurobasket'11 de Marko Tomas'ın sakatlandığını ve 2 ay sahalardan uzak kalacağını ama sitemizde bunla ilgili bir bilgi yok. En azından oyuncu bilgileri kısmında kocaman bir fotoğraf koymak yerine oyuncu bilgilerinin altına durum belirtilemez mi?? Aynısı Mirsad Türkcan için de geçerli. Adam ne zamandan beri sakat, sakatlık durumu hangi aşamadadır , ne zaman parkelere geri dönecek, bunu bilmek bir taraftar olarak benim hakkım değil mi?

Yazıda geçen başka bir cümle "Taraftarı salona çekmek önemli, salona çekerken bilinçlendirmek önemli, beklentileri kontrol edebilmek için taraftar ve aslında tüm dış çevre ile diyalog önemli, takımı tanıtmak, parlatmak, sunmak, anlatmak, hepsi önemli..."
Taraftarı bilinçlendirmek çok önemli ama daha da önemlisi öncelikle taraftarı salona çekebilmek. Burda da şubeye önemli bir görev düşüyor ve bu görevi yapabilecekleri en güzel ortamlardan biri ise sanal alem yani internet. Bunun içinde takımın internet sitesini en etkili ve verimli biçimde kullanması gerek.

Bu takımın taraftara sadece play-off final serilerinde veya EL'in önemli maçlarında değil her maçında ihtiyacı var. Tıpkı futbol takımının olduğu gibi. Ayrıca oyunculara bence en iyi motivasyon unsurudur ki bunun en güzel örneğini geçen sezon TBL’ de ilk seneleri olmasına rağmen Olin Edirne  taraftarında gördük. Çoğu maçını izledim ama benim için en unutulmaz maçı Edirne'de Efes'e karşı oynadıkları maçtı. Yanlış hatırlamıyorsam ikinci çeyreğin ortalarında 13 sayı falan geriye düşmüştü takım ama taraftarın muazzam desteğiyle takım da buna karşılık verip müthiş bir come-back yapmıştı. İnanır mısınız Olin'in izlediğim her iç saha maçından sonra bir sonraki maça ben de gideceğim ben de orda olmalıyım dedim bir basketbol sever olarak ama işler dolayısıyla bu bir türlü mümkün olmadı. Gitmek istememin tek nedeni ise içimdeki basketbol sevgisini orda yaşayabileceğime inanmamdı. Peki, bu neden kendi takımımla Fenerbahçe Ülker ile olmasın...

Salona taraftar gelsin ama nasıl taraftar gelsin o da açıkçası önemli. Tabi ki bilinçli taraftar gelsin. Bunun içinde İlkeri'in yazısında dediğin gibi taraftarı bilinçlendirmek lazım. Basketbol ile, Fenerbahçe Ülker ile ilgilenen insanların, kendi takımı ve rakip takım hakkında son dakika bilgilerini, sakatlıklarını ve oyuncu istatistiklerini öğrenmek için X kaynaklara başvurmak yerine, kendi takımının internet sitesine girip öğrenmesi kadar doğal bir şey olamaz. Maalesef şu an bunu Fenerbahce.org sitesinde göremiyoruz. Tabi bir de şu var; illa basketbol maçı izlemeniz için komple bir donanıma sahip olmanız şart değil. Böyle bir durumda gene kendi ve rakip takım hakkında gerekli bilgileri kendi takımınızın sitesine girip alırsınız ki böylece hem daha sağlıklı bir maç izlemiş olursunuz hem de maç sonunda "Ya biz bu takıma nasıl yeniliriz" tarzında düşüncelerle uğraşmamış olursunuz.

Geçen sene EL maçlarında gözüme taraftar ile ilgili çarpan en önemli şey hakemleri etki altına alamayışımızdı. Herkesin bildiğin gibi genelde futbol taraftarı dediğimiz kesim dolduruyor bu salonları EL maçlarında. Bizim en önemli rakiplerimiz kim?? Yunanlılar-İspanyollar-İtalyanlar ki adamların taraftarları senelerdir basketbolun içinde olduğu için nerede nasıl müdahale edeceklerini gayet iyi biliyorlar. Yeri geldiğinde anında hakemi etki altına alıp, lehinizde olan maçı aleyhinize çevirebiliyorlar ki bunu bilinçli bir taraftar yapabilir sadece.

Sonuç olarak şahsi düşüncem; belki İlker'in blogunda yazdıkların bazılarını gerçekten kızdıracak ama sen doğru bildiğin yoldan ilerle kardeşim. Senin gibi basketbol konusunda birikimli birinin bu işi layıkıyla başaracağından eminim ki seni takip eden çoğu kişi de aynı düşüncededir. Cesaretin kutlar başarılarının devamını dilerim. Ayrıca elimden geldiğince de yardım etmek isterim. Öyle aman aman bir basketbol bilgim yok ama napiyim seviyorum bu sporu:))


"Ben Bir Hayalim Var..." adlı yazıyı okumak isteyenler için: 
http://markonunyeri.blogspot.com/2011/09/benim-bir-hayalim-var.html


Püzant YÜCECAN


Not: İlker ÜÇER ile şahsi hiçbir tanışmışlığım ve arkadaşlığım yoktur. Kendisini sadece "Marko'nun Yeri" adlı blog sayfasından ve twitterdan takip etmekteyim...


1 Eylül 2011 Perşembe

Biricik Sevgilim...

Onu ilk gördüğümde daha ufacık, neyin ne olduğunu bilmeyen, kısa şortuyla ortalarda dolanan küçük bir çocuktum. Küçük olmama rağmen hala daha dün gibi hatırlarım. Bembeyaz kıyafetinin içinde o uzun sarı saçları ve masmavi gözleriyle beni adeta büyülemiş gibiydi. Ona bakmaktan, onun her hareketini izlemekten kendimi alamıyordum adeta.

Onla tanışalı daha çok yeni olmuştu ama Onu bir türlü aklımdan çıkaramıyordum. Tanıştığımız ilk günün bir hafta sonrası babam beni tekrardan Onla tanıştığımız o yere götürmüştü. İlk defa orada görmüştüm onu ve yine oradaydı tüm güzelliğiyle. Kim bilir kaç kişi benim gibi Onu ilk gördüğünde ona vurulmuş, ona aşık olmuştur. O ufacık yaşta bile olsam Onu benden başka sevenlerin olduğunu düşündükçe sinirleniyordum ve kıskanıyordum. O zamanlar ona bugün de dediğim gibi "Biricik Sevgilim Benim" diyordum hep. Evet o benim biricik sevgilimdi. Karşılıksız hiçbir çıkar olmadan safça, çocukça duygularımla sevdiğim.

Artık hafta sonunun gelmesini iple çekiyordum. Çünkü biliyordum ki hafta sonu geldiğinde Onu görebileceğim. Cuma akşam ve cumartesi sabahtan derslerimi biran önce bitiriyordum ki Onu görmeye engel çıkmasın karşıma:) Babamla Onu görmeye artık daha sık gitmeye başlamıştık. Sağ olsun beni her hafta sonu Onun yanına götürüyordu. Babam da farkındaydı Onun yanında mutlu olduğumun, huzur bulduğumun. Onun yanında mutlu oluyordum çünkü onla birlikte olmanın tadını almıştım bir kere. Bu bir alışkanlık değildi bunu gayet iyi biliyordum, çünkü her alışkanlık bir gün terk edilebilirdi ama Ona olan aşkım asla.

Yıllar geçiyor ben Onla beraber büyüyordum ama o hep aynı ilk gün gördüğüm güzellikte ve büyüklükteydi. Artık Ona olan aşkımı kelimelere dökemeyecek hale geliyordum. O nereye gitse ben oradaydım. Her zaman o babamla gittiğimiz yerde olmuyordu. Bazen İstanbul dışına bazen de ülke dışına çıkıyordu. Ben ise elimden geldikçe Onun olduğu yerlerde olmaya çalışıyordum. Eee bir kere kapılmıştık büyüsüne, aşkıma "Biricik Sevgilime".

Evet daha önce de dediğim gibi Onu benden başka sevenler de vardı. Yıllar geçtikçe yavaş yavaş anlamış ve çaresizce kabullenmiştim artık ama Ona olan sevgim, aşkımı azaltmamıştı bu tabi ki. İyi günde de kötü günde de yanındaydım hep Onun. Özellikle de kötü günlerinde. Çünkü biliyordum ki kötü günlerde bana, benim Ona duyduğum sevgiye daha çok ihtiyacı vardı.

İşte son birkaç aydır da O çok kötü zamanlar geçiriyor. Her bir yandan Ona saldırıyorlar, Onu suçluyorlar. Hatta bununla kalmayıp Onu yargılayıp asıyorlar maalesef. Bir suç işlemiş diyorlar daha suçu kesinleşmeden asıyorlar idam ediyorlar. İçim acıyor, gücüme gidiyor. Gücüme gidiyor çünkü bakıyorum bu suçlayanlar kim diye anlam veremiyorum. Ben Onu senelerdir tanımama rağmen "bu suçu işlemiştir" diyemiyorum ama daha iki gün önce Onla tanışmış olanlar kesin karara varıyorlar.

Başlarda Onu yalnız sandılar ve Ona acımasızca saldırdılar ama farkında değillerdi Ona olan sevgimizin, aşkımızın. Şimdi Onu seven Ona aşık olan ben gibi herkes birbirine kenetlenmiş durumda. Onu korumak Ona bir zarar gelmesini önlemek için. Onun önünde bir kale gibiyiz adeta. Belki haklı tarafları olabilir bilemiyorum olsa bile onların bilmedikleri bizim de her şeyden çok bildiğimiz şey bizim Ona olan aşkımızın hiçbir şekilde değişmeyeceği. Nasıl bir sevgili aşkının yaptığı hatalardan dolayı onu hayatından silmezse biz de Onu hayatımızdan çıkaramayız. Onu affeder ve Onu her zamankinden bile daha çok severiz. Onların her saldırışında biz daha çok kenetleniyoruz. Sevgimizi, aşkımızı her şeye herkese inat gösteriyoruz.

Belki de şu otuz senelik kısa ömrümde babamın bana kattığı en güzel ve tek şey O. Her zaman dediğim gibi Onu hep ilk gördüğümdeki çocuk gibi seveceğim ve asla bu sevgim azalmayacak. Ona kızacağım, sinirleneceğim, darılacağım ve hatta bazen Ondan uzaklaşacağım ama biliyorum ki Ona daha büyük bir özlem ve aşkla çaresizce geri döneceğim. Çünkü O benim "BİRİCİK SEVGİLİM"...



Çünkü O benim en büyük aşkım...Çünkü O benim "FENERBAHÇEM"...



Püzant YÜCECAN





Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...