13 Mart 2012 Salı

Bu Hafta Neler İzledim#3



Aslında Pazar günü yazmam gereken bu yazıyı biraz hastalık çok iş güçten dolayı ancak bugüne yazabiliyorum. Umarım keyif alırsınız. İyi seyirler şimdiden.

War Horse
"We'll be alright Joey. We're the lucky ones, you and me. Lucky since the day I met you..."

Bu haftaki ilk filmimiz uzun zamandır izlemek istediğim fakat bir türlü vakit bulamadığım War Horse. Beni bilen ne kadar manyak bir Spielberg hayranı olduğumu gayet iyi bilir. Kendilerinin zaten bu hafta iki filmini izledim ve ikisi de açıkçası çok ama çok hoşuma gitti. Yukarda da dediğim gibi bunlardan ilki War Horse. Filmimizin başrol oyuncusu isminden de anlaşılacağı üzere Joey adında bir at. Her ne kadar oyuncu kadrosunda ismi geçmemesine rağmen:)) Albert (Jeremy Irvine) isimli genç bir çiftçi tarafından yetiştirilip evcileştirildikten sonra Albert'in tüm itirazlarına rağmen Birinci Dünya Savaşı'nda İngiliz Ordusu'na satılan Joey'nin maceralarını anlatıyor bize bu sefer Spielberg. Genelde çektiği savaş filmlerinde savaşın kan ve şiddet yönünü işleyen Spielberg bu sefer bize bunun tam aksini gösteriyor. Açıkçası Spielberg'ün çektiği Saving Private Ryan veya Schindler's List tarzı bir savaş filmi beklentisi içine girerseniz çok büyük bir hayal kırkırlığı yaşarsınız. Bir savaş filmi olmasına rağmen savaşın o kanlı yanını pek ekranlara taşımamış bu sefer Spielberg. Arka planda savaşın olduğu bir dostluk filmi diyebiliriz War Horse için. Joey'nin savaş sırasında geçen bu macerasında birçok ayrı hikâyeye tanıklık ediyoruz. Dönemi çok değişik açılardan anlatan, içinde ayrı ayrı hikâyelerin olduğu tek bir film. Film sizi özellikle son sahnelerinde öyle bir içine alıyor ki Albert'in Joey'e karşı olan sevgisini size de geçiyor adeta. Hele sonlara doğru öyle bir sahnesi var ki kendi kendinize "Hadi Alber hadi" diyorsunuz. En azından ben dedim ne yalan söyliyim:)) Filmin sonu ise yüzünüzde hafif bir tebessüm ve gözyaşı. Ayrıca filmin gerek kamera açıları olsun gerekse ses ve görüntü efektleri çok çok iyiydi. Müzikleri ise ayrı bir etkileyici. İzlemeniz şiddetle tavsiye edebileceğim bir film olmuş. Teşekkürler Spielberg. 





The Descendants 
"Goodbye, Elizabeth. Goodbye, my love, my friend, my pain, my joy. Goodbye. Goodbye. Goodbye..."

Bu hafta izlediğim diğer bir film ise genelde her filmini severek izlediğim bir aktör olan George Clooney'nin başrolünde olduğu The Descendants. Yanlış hatırlıyor veya izlememiş olabilirim ama uzun süre sonra kendisini böyle bir drama ağırlıklı filmde görmek gayet hoş oldu. En son bu tarz izlediğim filmi Up In The Air idi yanlış hatırlamıyorsam. Eşinin geçirdiği ağır bot kazasının ardından iki kızı ile baş başa kalan Matt King'in (George Clooney) kızları ile olan ilişkisini düzeltmeye çalışırken bir yandan da ölüm döşeğinde olan eşine veda eden bir kocanın hikâyesi. Konu çok ağır bir drama gibi gözükse de yeri geldiğinde kullanılan komedi unsuru ve yönetmenin aşırı duygusallıktan kaçınarak olayları daha gerçekçi şekilde izleyiciye anlatması gayet hoş olmuş. İnsanların zorlu hayat mücadelesi içinde neleri kaçırdıklarını daha sonradan bunları düzeltme fırsatları olup olamayacağını bize anlatmaya çalışıyor The Descendants. Filmin Hawaii'de geçmesinden dolayı yer yer "Ulan buralarda yaşamak vardı" diyebilirsiniz. Büyük şehirlerin stresli ortamlarından en azından bir süreliğine de olsa sizi uzaklaştırıp çok uzaklara götürebiliyor film. Ayrıca bölgeye özgü müziklerinde film içinde kullanılması cabası. Dediğim gibi kederli bir film ama öyle salya sümük izlettirmiyor size yönetmen filmi. Filmdeki en önemli komedi unsuru olan Sid (Nick Krause) karakterine başlarda sinir oluyorsunuz haliyle ama ilerleye sahnelerde "aferin evlat" da dediğiniz oluyor. Aile bağlarının ne kadar önemli olduğunu bize çok da abartmadan anlatan güzel bir film. 




 The Departed
"I don't want to be a product of my environment. I want my environment to be a product of me..."

Üçüncü filmimiz ise Spielberg'den sonra en sevdiğim mi yoksa ikisi de benim için aynı kefede mi anlamadığım diğer bir hayran olduğum yönetmen Martin Scorsese imzalı 2006 yapımı The Departed. Zamanında izlemediğim (ki neden izlemediğimi hala anlamış değilim) The Departed klasik bir mafya - polis hikâyesini çok farklı bir açıdan anlatan sağlam bir film. Oyuncu performansları için pek fazla söze gerek yok zaten. Gerek senelerin yıllanmış şarabı Jack Nicholson olsun gerekse yeni kuşağın jönlerinden DiCaprio ve Matt Damon olsun muazzam bir oyunculuk performansı sergilemişler filmde. Özellikle Matt Damon'ın Colin Sullivan karakterini öylesine iyi canlandırmış ki filmi izlerken karakterden nefret edip iğreneceksiniz büyük bir olasılıkla. Aynı şekilde DiCaprio da Billy karakterini çok iyi bir şekilde canlandırmış. Billy'nin film içindeki yalnızlığını, iki arada bir derede kalmasını ve psikolojik savaşını gayet net bir şekilde izleyiciye aktarıyor. Jack Nicholson için ise bir şey demek ne haddimize:) Filmin sonu ise benim için tam bir dumur etkisi yaratırken bazıları için ise çok havada kalmış bir son olarak da nitelendirilebilir ama genel olarak çok ama çok sağlam bir film. Akademinin senelerce "En İyi Yönetmen" dalında görmezden geldiği Martin Scorsese'ye bu filmle verdiği ödül ile yaptıkları ayıbı bir nebze de olsa kapamış oldular. Şiddetle izlenmesi tavsiye edilen arşivinize koyacağınız bir başyapıt diyebilirim. 




The Adventures of Tintin
"I Curse You! I Curse Your Name! We Will Meet Again! In Another Time, In Another Life!"


Gelelim bu haftaki son filmimize. Gene bir Spielberg filmi ama bu sefer Spielberg'ün yanında yapımcı olarak Peter Jackson ve yazar kadrosunda ise bir başka hayran olduğum isim Steven Moffat'ın olduğu animasyon bir yapım olan The Adventures of Tintin var. Çocukluğumuzun hem çizgi romanlarından takip ettiğimiz hem de çizgi filmlerini izlediğimiz Tin Tin bu sefer Spielberg'ün elinde beyazperde de karşımıza çıkıyor. Hemen şunu söyleyebilirim ki filmi hiçbir şekilde bir animasyon olarak izlemiyorsunuz. Film başından sonuna kadar size animasyon havasını hissettirmiyor. Normal bir film gibi izliyorsunuz. Çocuklardan daha çok yetişkinlere yönelik çekilmiş bir animasyon diyebilirim. Açıkçası ufak yaşta bir çocuğun kafasını biraz da olsa karıştırabilir. Filmde macera ve aksiyonun dozu gayet iyi ayarlanmış. Seyir zevki oldukça yüksek sahnelerin olduğu filmde özellikle Fas'taki motosikletli kovalamaca sahnesi ise müthiş. Yukarda da dediğim gibi film daha çok yetişkinlere ve gençlere yönelik. Seyir zevkinizi filmin son sahnesine kadar koruyorsunuz ve finalde de devamının çekileceğini anlıyorsunuz. Şunu da söyleyebilirim ki filmde çizgi romana çok iyi bir şekilde sadık kalınmış. Gerek kostümler olsun gerekse dekorlar çok ince bir şekilde detayına inilerek işlenmiş filmde. 




 Püzant YÜCECAN

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...