20 Ağustos 2012 Pazartesi

Basketbol Sevgisi:)


Aslına bakarsanız tam Oğuz Hakseverin O An programına layık bir fotoğraf:)) AP fotoğrafçısı Victor R. Caivano'nun objektifinden değişik bir kare. Hani elde basketbol topu olmasa ne dedikodular çıkar kim bilir:)) 2012 Londra Olimpiyatları Rusya - İspanya erkekler basketbol yarı final maçından ilginç bir kare yakalamış Caivano. Rudy Fernandez ve Alexey Shved. Biri takımı adına sayı yapmakya çalışırken diğeri önlemeye çalışıyor ve ortaya bu ilginç kare çıkıyor Caivano'nun objektifinden...


Püzant YÜCECAN

4 Ağustos 2012 Cumartesi

Bu Hafta Neler İzledim#6



Uzun zamandır The Big Bang Theory'nin kaçırdığım eski bölümlerini izlemekten sinema yazılarına kısa bir süre ara vermiştik. Aslında itiraf ediyorum asıl sebep TBBT değil:)) Asıl suçlu bu inanılmaz yaz sıcakları ve bu sıcaklarda yaşadığım uzun süreli konsantrasyon sorunu:))

Neyse bu hafta sevgili vantilatörümün yardımı ve paylaşımcılığı sayesinde tekrardan film izlemeye başlayabildik...Şimdiden iyi seyirler...


"With a little luck, it goes forward, and you win. Or maybe it doesn't, and you lose."

Bu hafta izlediğim ilk film usta yönetmen Woody Allen'ın yazıp yönettiği 2005 yapımı Match Point. Woody Allen gene bize sanki o şehrin veya kasabanın gönüllü turizm elçisi edasıyla filmin hemen başında bir turistik gezi yaptırıyor. Film İngiltere'de geçtiği için ise bu beni, içimde akan bir yarayı tekrar dürtüklüyor. İngiltere'nin o eski sokaklarından modern şehir merkezine, bağından bahçesine kadar güzel bir gezinin ardından benim gene İngiltere'ye gitme aşkım kabarıyor:)) Neyse biz filmimize dönelim. Film, klasik ve sıradan bir aşk üçgenini  romantizm ve gerilim ile harmanlayıp asıl vermek istediği mesajı filmin geneline yayar nitelikte. Başlarda biraz da olsa durağan olan film son yarım saatinde ise adeta izleyeni ekrana kilitliyor. Son yarım saatte günah, suç ve adaleti inanılmaz bir şekilde işlemiş usta yönetmen.

Hayatta şanslı olmak ve karşınıza çıkabilecek bu şansları iyi bir şekilde değerlendirebilmenin ne kadar önemli bir şey olduğunu anlatıyor aslında bize Allen. (Farklı bir yolla olsa da) Filmin başını sonuna bağlayışı ise zaten muazzam. Bazıları için kaybetmek anlamına gelenin başkaları için kazanca dönüşebileceğini bizi adeta ters köşe yapıp anlatıyor Woody Allen. Bu da onun kamerasının ve kaleminin ne kadar sağlam olduğunu kanıtlıyor.
Son olarak Scarlett Johansson:)))



"I believe God made me for a purpose, but he also made me fast. And when I run I feel His pleasure." 

Haftanın ikinci filmi ise uzun zamandır arşivimde izlemek için sakladığım ama uzun süredir ihmal ettiğim bir film. Hazır 2012 Londra Olimpiyatları başlamışken de artık izleyelim dedik.

Chariots of Fire 1981 yapımı 4 dalda Oscar almış, bir lisede başlayıp daha sonrasında 1924 Paris Olimpiyatlarına kadar giden bir hikâyenin öyküsü. Film aslına bakarsanız biraz durağan olmasına rağmen anlatımı ve izlemesi gayet basit. Farklı dinlere ve amaçlara hizmet eden iki İngiliz atletin hikâyesini anlatıyor bize film. Bu iki İngiliz atletin hikâyesinden yola çıkarak da, insanın zaaflarını, ilkelerini, güçlü ve zayıf yanlarını kısacası insanın doğasını en yalın dille ekrana yansıtmış yönetmen.  

Eğer Olimpiyatlara, özellikle atletizme merakınız varsa şiddetle tavsiye edebileceğim bir film. Filmin yarış sahnelerini izledikçe benim aklıma gelen "demek o dönemlerde sadece insanlar yarışıyormuş" cümlesi oldu. Nedenine gelecek olursam filmde de görebileceğiniz gibi o dönemde şimdiki gibi ne sizi uçuran spor ayakkabılar ne terinizi tutan t-shirler var ne de atletler için yapılan özel pistler. Sadece ama sadece yarışan atletler var. O zamandan bu zaman değin ise olimpiyatlarda tek değişmeyen şey ise en çok sporcu ile Amerika'nın katılması olmuş:))

Filmin özellikle açılış ve kapanış sahneleri ise epic diyebileceğimiz herkesin bildiği ünlü besteci Vangelis'in meşhur bestesi ile bezenmiş sahneler.





"There is no peace at the end of this. "

Hazır olimpiyatlara girmişken 2005 yapımı tapınılası yönetmen Spielberg'ün Munich filmini es geçmek olmazdı. İsminden de anlaşılacağı üzere 1972 Munich Olimpiyatları sırasında meydana gelen terörist saldırıyı ve saldırı sonrası İsrail'in intikamını anlatıyor bize.  

Kara Eylül adlı Filistinli terör örgütü 1972 yılındaki Munich Olimpiyatlarında İsrailli sporcuları rehin almıştır. Alman hükümetinin başlattığı rehineleri kurtarma operasyonu ise tam bir faciaya dönüşür ve 11 İsrailli sporcu hayatını kaybeder. Fakat teröristlerden hepsi ölmemiş ve İsrail intikam istemektedir. 

Öncelikle şunu söyleyeyim film hakkında pek de objektif olabileceğimi söyleyemem. Nedenine gelirsek tabi ki Spielberg Spielberg. Benim için en kötü filmi bile iyidir, güzeldir.

Film tabi ki bir Schindler's List gibi başyapıt olmasa da filmin kurgusu öylesine muazzam bir şekilde işlenmiş ki uzun sayılabilecek üç saatlik bir süresi olmasına rağmen başından sonuna kadar ekrana kilitliyor sizi. Hem de hiç sıkılmadan. İki kere sigara arası verdim ama doğruyu söylemek gerekirse:))

Film başlarda izleyenlere taraflı çekilmiş bir film olarak gelse de sonuna doğru aslında ne kadar tarafsız olduğunu gayet net bir biçimde ortaya koyuyor. Terörün terörle bitmeyeceğini tam aksine bunun yeni teröristler doğuracağını anlatmaya çalışmış aslında Spielberg ve bunda da gayet başarılı olmuş diyebiliriz.

Filmin oyuncu kadrosuna gelecek olursak muazzam bir kadro olmasına rağmen bir o kadar da ilginç bir kadro. İlginç dememin sebebi ise şundan dolayı;  İsrail - Filistin sorununu işleyen bir film ama oyunculara bakacak olursak başrollerde Avustralyalı Eric Bana, İngiliz Daniel Creg, Fransız Mathieu Kassovitz ve İrlandalı Ciaran Hinds:)) Avner rolündeki Eric Bana ise muazzam bir oyunculuk sergilemiş. Adama o kadar iyi oynamış ki karakteri her ne kadar terörist öldüren bir Mossad ajanı olsa da sevdiriyor bize. Ayrıca filmde yer yer çok da uzun sahneleri olmasa da Ephraim rolünde Geoffrey Rush'ı hayranlıkla izledim diyebilirim. 

Filmin müzikleri ise utsa isim John Wiiilams'a ait fazla söze gerek yok sanırım. Özellikle filmin başındaki müzik insanı içten bir şekilde etkileyen cinsten.





"You've done a fine job, Son. We'll take it from here. That's when you know you're screwed."

Hep eski filmleri izleyecek değiliz ya:)) son filmimiz 2012 yılı yapımı Safe House. Yönetmen olarak Steven Spielber'e ne kadar hayran isem işin oyunculuk kısmında ise benim için en başta gelen isimlerden biri Denzel Washington dır. Adamın sevmediği, izlerken sıkıldığımı hatırladığım film yok diyebilirim. 

Başta CIA olmak üzere istihbarat birimlerini yozlaşmasını anlatan klasik bir aksiyon-macera filmi. Aslına bakarsanız filmin senaryosu çok da değişik olmamasına rağmen ki filmin ortalarında kendini tamamen belli ediyor ve sonunda bir sürpriz ile de karşılaşmıyorsunuz gerek aksiyon sahneleri olsun gerekse Denzel Washington'ın usta oyunculuğu sayesinde kendini sıkılmadan izletebilen bir film. Ha Denzel Washington'ın en iyi filmlerinden biri diyebilir miyiz?? Kesinlikle hayır. Hatta daha da ileri gidip Ryan Reynolds'ın yanında Denzel Washington değil de başka biri olsaydı film bu kadar izlenebilir olur muydu da diyebiliriz. Açıkçası şiddetle izleyin diyebileceğim bir film değil ama eğer Denzel Washington hayranı iseniz zaten mutlaka izlersiniz. 





 Püzant YÜCECAN




31 Temmuz 2012 Salı

Ann Wauters...(Sporda Homofobi)



Yine bol bol küfür ve hakaret yeme potansiyelimizin yüksek olduğu bir yazımız ile karşınızdayız. Basketbol ile ilgili olanların bildiği üzere Galatasaray Bayan Basketbol şubesi geçen aylarda Belçikalı pivot Ann Wauters'ı kadrosuna kattı. Burada yazacağımız konu ise maalesef bu transferin sportif açıdan bir değerlendirmesi olmayacak.

Öncelikle bilmeyenler için burada tekrardan ufak bir hatırlatma geçelim. Belçika yasalarına göre ülkede iki bayan birbirleri ile resmi olarak evlenebiliyor. Bu bağlamda Ann Wauters da Lot Wielfaer adlı bir başka bayanla evli ve bu evliliklerinden de dünyalar tatlısı iki çocukları var. Buraya kadar bir problem yok. Kendisi tabi ki de Galatasaray'a transfer olduğundan dolayı eşini ve çocuklarını da Türkiye'ye getirecek. Getirecek olmasına getirecek de bu bazı kesimlerin herhalde zoruna gitmiş olacak ki kadına daha gelmeden saldırmaya, saldırmanın ötesinde açık açık tehdit etmeye başlamışlar. İşin daha da ilginç yanı bu saldırılara ve tehditlere karşı basketbol camiasından öyle ciddi ciddi bir tepki gelmemesi oldu. En azından sosyal medyada gördüğüm kadarıyla. 

Bu saldırıların ilk çıkış noktası ise basketfaul adlı site oldu. Yaptıkları "özel haberin" başlığı ise aynen şöyle; "Bayanla evli, çocuk sahibi Wauters Galatasaray'a gelecek mi?" Bir kere size ne efendiler kadın kimle evliyse evli, kimden çocuğu varsa var. Ahlak bekçisi mi kesildiniz başımıza diyeceğim ama ben burada bir ahlaksızlık göremiyorum. Çünkü sizin gibi içim fesat değil, çünkü sizin gibi iğrenç değilim. Haberin devamı ise daha da içler acısı maalesef. Haberin sonundaki not kısmını okuduğunuzda tüylerinizi diken diken edecek cinste. Yazılan notu aynen aktarıyorum.

"Basketfaul olarak magazin haberlerden sürekli kaçındık ve özel yaşamlarla ilgilenmedik ancak bu durum basketbol camiasında çoğu kimse tarafından bilindiği için sizlerle paylaştık. Ann Wauters sözleşmesi feshedilmez ve İstanbul'a gelirse, kucağında bu çocuklar ve yanında yukarıda fotoğrafını gördüğünüz partneri olacak.. Türk toplumu için oldukça aykırı bir durum.. Ayrıca Türk kızlarını, Türk basketbolcuları doğa dışı organizasyonlardan korumak hepimizin görevi olmalı.. Kulüplerin de.."

Türk toplumu için aykırı bir durummuş bu basketfaul sitesine göre. Öncelikle sen kimsin ki TürK toplumu hakkında böyle bir kanıya varabiliyorsun. Doğru bize koca sakallı pedofil dedeler, 13 yaşındaki küçüçük bir kıza toplu tecavüz eden kişiler aykırı olmaz iken sadece kendi hemcinsi ile evlilik yapmış bir bayan bize çok ama çok aykırı bir durum olur di mi?? 

Ahlak bekçisine bakın hele. "Türk basketbolcuları doğa dışı organizasyonlardan korumak hepimizin görevi olmalı" diyor. Hele hele. Sen kimsin arkadaş kimi kimden koruyorsun ve ne cüretle insanları senden farklı diye hedef gösterebiliyorsun?? Yarın biri çıkıp da bu kadına sadece cinsel kimliğinden dolayı bir şey yaparsa bunun bir numaralı tetikçisi sen olacaksın bunun farkındasın değil mi?? 

Sen, ben ve basketbol camiasının içinde olup özellikle bayan basketbolu ile ilgilenenler de çok iyi biliyoruz ki bugün TKBL'de oynayan ve cinsel tercihleri farklı olan bayan basketbolcularımız var. Ki o bayan basketbolcularımız şu an 2012 Londra Olimpiyatlarında senin ülken için ter döküp madalya kazanmaya çalışıyor. Sen, kızlarımız olimpiyatlardan madalya kazanarak döndüğünde ne yapacaksın bunla mutlu olmayack mısın, gurur duymayacak mısın???

Hadi şöyle bir şey düşünelim. Galatasaray X takım ile Euroleague Women finali oynuyor. Galatasaray 1 sayı ile geride, son 5 saniye top Galatasarayda. O 5 saniye içinde top Ann Wauters'ın eline gelir son saniye ve basket. Galatasaray Euroleague Women şampiyonu olur. Atacağın başlık ne olur acaba sevgili basketfaul?? "Kızlarımıza kötü örnek olan Wauters şampiyonluğu getirdi" falan olabilir mi??

Tabi bu çirkin saldırıların içinde sadece basketfaul yok. Bugün twitterda gördüğüm bu fotoğraf da rezilliğin ne boyutta olduğunu bize açıkça gösteriyor.



Haber Akit müsfettesi yazarı Furkan Altınok'a ait. Haber7com sitesi de herhalde aynı pisliğin bir oluşumu olacak ki attığı başlığın rezilliğine, iğrençliğine bakın. "Galatasaray'dan eşcinsel transfer" Allah sizi bildiği gibi yapsın. Size denecek çok söz yok aslında insan kılığındaki yaratıklar. Haberin gazetede çıkan asıl başlığı ise daha da iğrenç. "Potada Sapkınlık" başlığı ile haber yapan Akit acaba Vakit gazetesi yazarı pedofilin haberini de "Medyada Sapkınlık" olarak vermiş miydi?


Sevgili basketbol severlerden ve spor camiasından ricam bunlara gereken tepkiyi en acil şekilde vermeliyiz. Vermeliyiz ki bugün Ann Wauters derken yarın öbür gün sıra başkalarına gelecek. 



Püzant YÜCECAN

26 Temmuz 2012 Perşembe

Punisher Geri mi Dönüyor???

"What's the difference between justice and punishment?"

İlki 1989 yılında gösterime giren ve başrolünde Dolph Lundgren'in bulunduğu Punisher filmi o dönem istenilen başarıya ulaşamamıştı. Uzun seneler sonra aynı film 2004 yılında tekrar sinemaya uyarlanmış olmasına rağmen hayranlarını gene pek memnun etmemişti aynı 2008'deki Punisher:War Zone filmi gibi. 

Phil Joanou'nun geçtiğimiz günlerde düzenlenen Comic-Con 2012 için çektiği "Dirty Laundry" adı ile gösterilen 10 dakikalık kısa film için sıkı bir Punisher ön izlemesi diyebiliriz belki de.

New York'un karanlık arka sokaklarında geçen kısa filmde Frank Castle rolünde gene Thomas Jane'i görüyoruz. Tıpkı 2004 yılında çekilen filmdeki gibi. Ron Perlman'ında eşlik ettiği kısa film Punisher hayranlarını ciddi bir şekilde umutlandırmışa benziyor. Pek bir Punisher hayranı olmamama rağmen #DIRTYLAUNDRY açıkçası benim de çok hoşuma gitti. İyi Seyirler...

Not: Acaba gerçekten kısa bir Punisher filmi mi yoksa Jack Daniel's reklamı mı:))


Püzant YÜCECAN






24 Temmuz 2012 Salı

Comic-Con 2012 #The Hobbit: An Unexpected Journey



Comic-Con ile ilgili yazı yazmak cidden çok hoşuma gidiyor. Beni bilen, tanıyan arkadaşlarım gerek edebiyat gerekse sinema olsun, fantezi dünyasına ne kadar hayran olduğumu bilirler. Daha önceki yazılarımızda Marvel'in gelecekteki projeleri ile Warner Bros.'un "Man of Steel" ile ilgili yazılar yazmıştık. İki yazıyı da yazarken çok keyif almama rağmen The Hobbit'in bende çok ama çok farklı bir yeri vardır. Aslına bakarsanız sadece The Hobbit değil içinde J. R. .R. Tolkien ve  Middle-Earth'ün olduğu her şeyin bende ayrı bir yeri vardır. 

Bekle bekle bekle ve nihayet Tolkien ve Middle-Earth hayranlarının sabırsızlıkla beklediği The Hobbit: An Unexpected Journey yakında beyaz perdede hayranlarının karşısında olacak. Bildiğim kadarıyla normal şartlarda film Lord of The Rings: Return of The King'den kısa bir süre sonra beyaz perdede olacaktı fakat çıkan anlaşmazlıklar ve hukuki süreçten dolayı filmin çekilmesi bu kadar uzun sürdü. 

Tolkien'in, Lord of The Rings üçlemesinin öncül kitabı olarak bilinen The Hobbit'in ilk filmi The Hobbit: An Unexpected Journey filminin 266 günlük çekimleri bitti ve film şu an post-production aşamasında. 14 Aralık 2012'de tüm dünyada aynı anda 3D olarak (3D'yi pek sevmeyen biri olarak) gösterime girecek. Yani sadece beş ayımız kaldı:)) 

Yönetmenliğini Peter Jackson'ın yaptığı filmde Bilbo Baggins'i Martin Freeman (Sherlock dizisinin Dr. Watson'ı) canlandıracak. Lord of The Rings üçlemesinde oynayan kadrodan Ian McKellen (Gandalf), Hugo Weaving (Elrond), Andy Serkis (Gollum), Elijah Wood (Frodo) da gene filmde olacak isimler. Hatırladığım kadarıyla kitapta olmamasına rağmen yönetmen Peter Jackson'ın kadroya dahil ettiği Cate Blanchett Galadriel karakterini canlandırırken Orlando Bloom ise Legolas karakterini canlandıracak. Filmin müzikleri ise Howard Shore'a ait olacak. 

Comic-Con 2012 The Hobbit panelinde karşımıza çıkan ilk şey (ki bu panelden birkaç gün önce tanıtıldı) The Hobbit'in Comic-Con 2012 için hazırlanan afişi oldu. Afişte Gandalf'ı Shire'a doğru ilerlerken görüyoruz.


Ayrıca Comic-Con 2012 kapsamında düzenlenen The Hobbit panelinde filmin 12 dakikalık kısa bir gösterimi  de yapıldı. Gösterilen ilk sahnede Gandalf, (Ian McKellen) 13 cüce ve Bilbo Baggins'i (Martin Freeman) görmekteyiz. Diğer bir sahnede ise yine Gandalf'ı genç Galadriel'den tavsiye alırken görüyoruz. Son sahnede ise hepimizin hayran olduğu Gollum (Andy Serkis) karakteri ile Bibo Beggins'in arasında geçen bir konuşmaya şahit oluyoruz. Tabi bunları izlemiş olmak için San Diego'da olmak lazımdı. Panel ile ilgili detaylı yazıların olduğu resmi siteden alıntıdır bunlar. 



 Daha önceleri yayınlanan filmin offical trailer'ı...

The Hobbit: An Unexpected Journey ile ilgili kendi wallpaperınızı kendiniz yaratmak istiyorsanız mutlaka ziyater ediniz:)) 






23 Temmuz 2012 Pazartesi

Batman vs. Captain America...



Geçenlerde Youtube'da dolaşırken böyle bir şey karşıma geldi. Captain America'yı biraz çelimsiz göstermelerinin dışında video gayet güzel olmuş. Lütfen sonuna kadar videoyu izleyin sonunda sizi güzel bir sürpriz bekliyor:))


Püzant YÜCECAN

22 Temmuz 2012 Pazar

Man of Steel Teaser Trailers...


Daha önceki Comic-Con 2012 #Man of Steel yazımızda yazdığımız gibi dün itibari ile Man of Steel'in ilk Teaser Trailerı (kısa fragman) yayınlandı. Yayınlanan iki fragmandaki görüntüler aynı olsa da sesler farklı. İlk fragmanda Kevin Costner (Jonathan Kent) oğlu Clark Kent'e ne tür bir insan olmak istediği konusunda karar vermesi gerektiğini söylerken ikinci fragmanda Russell Crowe (Jor-El) Kal-El'e kaderinin kendi gelişimlerinin son evresinde insanlığa ilham kaynağı ve liderlik etmesi olduğunu söylemektedir.


Kevin Costner (Jonathan Kent) sesi ile;

Russell Crowe (Jor-El) sesi ile;




Püzant YÜCECAN







Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...