30 Eylül 2013 Pazartesi

Anadilde Eğitim Hakkı...


Yaş olmuş 32 anaokul dahil 12 sene Ermeni okullarında okudum da şu ülkeyi bir bölemedim:))) Şaka bir yana bugün açıklanan sözde demokratikleşme paketinden sonra ana dilde eğitim almanın neden bu kadar korkulduğunu hala anlamış değilim. İnsanların ana dilde eğitim alması sonucu bu kişilerin terörist veya bölücü olacağını sanan insanlarımız var maalesef. Twitterda da yazdım ama orada 140 karakterden dolayı olay bölük pörçük olduğundan burada dilim döndüğünce, klavyem el verdikçe anlatmaya çalışayım.

Yukarıda da dediğim gibi anaokul dahil 12 sene boyunca Ermeni okullarında eğitim gördüm. Anaokul, ilkokul ve ortaokulu Bakırköy'de bulunan Dadyan Ermeni İlköğretim okulunda tamamladıktan sonra lise eğitimimi de Sahakyan Nunyan Ermeni Lisei'nde tamamladım. Öncelikle ilköğretimde bu işler nasıl yürüyor onu anlatayım. İlkokulda (bizim zamanımızda) sadece iki öğretmen vardı. Biri Milli Eğitim Bakanlığının atadığı Türk öğretmenimiz, diğeri ise Ermeni öğretmenimizdi. Türk olan Türkçe, coğrafya ve tarih derslerine girerken, Ermeni olan öğretmenimiz ise Ermenice ve geri kalan derslere girerdi. Ortaokul ve lise dönemlerinde ise haliyle her dersimize ayrı ayrı öğretmenler gelmeye başladı. Öğretmenler değişmesine rağmen Türkçe (Edebiyat) ve milli dersler denilen coğrafya ve tarih derslerine gene milli eğitimin atadığı öğretmenler gelmekte idi. Burada ilkokula göre en büyük fark diğer derslerin nasıl işlendiği idi. Örnek vermek gerekirse ben mesela lise birinci sınıfta matematik dersini Ermenice işlerken, kimya dersini Türkçe işlerdik. Bu tamamen öğretmen Ermeni olsa dahi onun inisiyatifinde olan bir şey idi. Yani öğretmen Ermeni de olsa X dersi Türkçe işleme veya Ermenice işleme hakkına sahipti. 

Bilgilendirmemizi yaptıktan sonra gelelim konumuza. Bugün açıklanan paketten sonra twitterda şöyle bir şey gördüm;

Böyle bir mantık yok arkadaşlar. Ben yukarıda da anlattığım gibi bir eğitim sistemi içinden geliyorum ve sınava da hepiniz gibi girdim, üniversiteyi kazandım ve bitirdim. Yani ana dili Türkçe olmayan ve eğitim yapan bir okulda hiç Türkçe konuşulmuyor, hiç Türkçe ders işlenmiyor diye bir şey yok. Önce bunu bilelim. Ana dili ne olursa olsun Türkçe, coğrafya ve tarih dersleri Türkçe okutulur. Diğer dersler ise öğretmenin inisiyatifine kalmıştır. Ders kitabı Türkçe, verdiği eğitim ise ister kendi X ana dilinde olur isterse Türkçe. Bundan dolayı da X ana dilde eğitim aldı üniversite sınavı sırasında ne yapacak tezini de savunmayın artık çok saçma çünkü. Zamanında Lozan ile Ermenilere ve Rumlara bu hak verilmiştir. Bugün üniversiteye biz nasıl gidiyorsak Kürtler de o şekilde gidebilir ve ben şahsen bunda hiçbir sorun görmüyorum. Bir insan kendi ana dilinde eğitim almış ise bölücü olacak diye de bir şey çok saçmadır. Sen bu adama asıl kendi ana dilinde eğitim vermez isen o zaman bu adam terörizme kucak açar. Ha zaten açıklanan pakette özel okullar diyor. Yani paran varsa böyle bir imkânın var, paran yoksa maalesef aynı sisteme tabisin deniliyor. Ayrıca böyle bir hak tanındı diye siz sanıyor musunuz ki yarın öbür gün her yerde Özel Kürt okulları açılacağını? Benim açıkçası pek umudum yok.

Bir de şöyle bir şey var. Eğer diyorsanız ki adam ana dilinde eğitim aldı bu ülkeyi bölme gibi bir tehdit unsur oluşturuyor o zaman ben de sormak istiyorum bugün bir Fransız, bir Alman, bir İtalyan lisesine giden çocuk vatan haini mi sayılıyor? Ki bildiğim kadarı ile oralarda Türkçe, tarih ve coğrafya dersleri hariç diğer çoğu ders yabancı dil ile yapılıyor. (Lütfen bu okullarda okuyan kardeşilerimiz veya mezun olan dostlarımız yanlış anlamasın)

Bu saydığım nedenlerden dolayı çocukların kendi ana dillerinde eğitim almalarından dolayı bu insanlardan korkmayın. Yaşam hakkı deyip o çocuğa başka bir dilde eğitim aldırmaya dikta ediyorsan ya senin yaşam hakkı dediğin olay benimki ile farklı ya da dürüst değilsin...




Püzant YÜCECAN

20 Eylül 2013 Cuma

Benim İçin Fenerbahçe...


Arma için, forma için 1907'den bugüne kadar ter döken, o forma için savaşan herkese teşekkürler. Aramızdan ayrılanları Allah'tan rahmet diler, geride kalanlara ise uzun ömürler dileriz. Fenerbahçe taraftarı sizi hiçbir zaman unutmayacak.


Tabi ki buraya tüm futbolcularımızı eklemek imkansız. Ayrıca bu kulüpte görev yapan masöründen, yöneticisine kadar herkese de teşekkürler.



Püzant YÜCECAN

3 Eylül 2013 Salı

Fenerbahçe'nin Geleceği...


Maalesef Fenerbahçe taraftarı olarak uzun zamandır bir ümit ile beklediğimiz CAS dan olumsuz sonuç çıktı ve UEFA'nın verdiği iki sene boyunca Avrupa Kupalarından men cezası onandı. Sonuç olarak iki sene Avrupa kupalarında yokuz. Nereden bakarsanız bakın hem maddi hem manevi açıdan Fenerbahçemiz için her ne kadar kötü bir sonuç olsa da bunu olumlu bir duruma çevirmek gene bizim elimizde. İki sene Avrupa yokken yarışacağımız sadece Türkiye Ligi ve Türkiye Kupası kalıyor ki açıkçası Türkiye Kupasını pek önemsemediğimden dolayı bana göre tek kulvarda mücadele edeceğiz.

Peki, bunu nasıl olumlu hale getirebiliriz?

Öncelikle hepimizin de bildiği gibi Fenerbahçe Spor Kulübü önümüzdeki ay olağanüstü kongre'ye gidecek. Bu kongre sonucunda ise kulübün başına gelecek olan başkan ve yönetim kuruluna çok ama çok iş düşüyor. Keşke daha erken yapılsa ve bir an önce neyin ne olduğu açıklığa kavuşsaydı fakat büyük bir olasılıkla teknik detaylardan dolayı kongre ancak en erken Ekim ayında yapılabiliyor. 


Alt Yapı

Futbol takımımızın kadro kalitesine bakıldığında bana göre şu an Spor Toto Süper Lig'i gayet iyi bir şekilde kaldırabilecek durumdayız. Yani bu takım Spor Toto Süper Lig'de her türlü şampiyonluk yarışında yer alır, şampiyon olamazsa bile Avrupa Kuplarına katılma hakkı kazanır ki cezamızı çekebilelim. Bunun yanında bu iki sezon içerisinde gençlere daha çok şans verilmeli. Nedenine gelince. Şu anki kadroda 30 yaş ve üstü toplam 9 oyuncu bulunmaktadır ki bunları çoğu genelde ilk 11'de sahaya çıkan oyuncular. Dirk Kuyt (33), Bruno Alves (31), Joseph Yobo (32), Egemen Korkmaz (30), Selçuk Şahin (32), Cristian Baroni (30), Raul Meireles (30), Emre Belözoğlu (32), Pierre Webo (30). Şimdi bu oyuncularımızın yaşları üzerine iki sene daha koyar isek ortaya nasıl bir takım çıkacak siz düşünüm. Bundan dolayı da özellikle Salih ve Alper'e takımda daha çok şans verilmesi gerektiğine inanıyorum. Bunun yanında Ersun Hoca'nın alt yapı ile biraz daha fazla ilgilenmesi gerektiğini düşünüyorum. Hatta alt yapı oyuncularının bazı maçlarda rotasyona sokulması gerektiğine düşünüyorum. Çünkü Fenerbahçe alt yapısı ile ilgili twitterdan takip ettiğim ve bu konuda çok iyi olduklarına inandığım insanlara göre alt yapımızda cidden yetenekli gençlerimiz var. Tabi ki şu an fiziksel ve mental açıdan belki A takımda oynamaya hazır değiller. Bu hazırlığı da yavaş yavaş, şimdiden yüklemek lazım onlara. Yavaş yavaş yüklemek lazım ki iki sene sonra bu çocuklardan tam olarak A takımımızda faydalanabilelim. Olayı bir örnek ile açıklayalım. Takımımızın sağ beki Gökhan Gönül. Geçirdiği uzun sakatlık sonucu ki artık sakatlık yer etmiş durumda neredeyse, sezon öncesi Galatasaray ile oynanan Süper Kupa maçı, ligin ilk haftasındaki Konya maçlarında sahada değildi. Şampiyonlar Ligi 3. tur öne elemesinde Salzburg ile oynanan her iki maçta da kadroda yer almazken, Arsenal ile oynanan Şampiyonlar Ligi play-off ile maçında ikinci yarı sakat sakat oyuna girdi. Peki, bu maçalarda Gökhan Gönül'ün yerine kimler oynadı? Mehmet Topuz ve Bekir İrtegün ki ikisinin de o bölgenin futbolcuları olmadığını hepimiz biliyoruz. Kısacası şu an takımda Gökhan Gönül'ün alternatifi yok. Gökhan daha 28 yaşında ve şu önümüzdeki iki sene o bölgenin değişmez adamı olur. Peki, iki sene sonra o bölgeye şu an 17 yaşında olan ve iki sene sonra 19 yaşında olacak olan ve herkesin övdüğü Egemen Zengin'i yavaş yavaş hazırlasak ne kaybederiz? Ben demiyorum ki çıkar çocuğu ilk 11 oynat. Zaten böyle bir şey yapılırsa bu onun yararına değil zararına olur. Ama stresi daha az, kazanma durumumuzun daha güçlü olduğu maçlarda en azından son 10-15 dakika yer versek? Hiçbir şey olmazsa maç tecrübesi kazanmaz mı?

Not: Yaş mevzusunda Volkan Demirel'in kaleci olmasından dolayı değerlendirmeye almadım. 

Yabancı Kontenjanı ve Maddi Durum

Bildiğimiz gibi Spor Toto Süper Lig'de bu sezon başlayan 6+0+4 yabancı uygulaması ve seneye bunun 5+0+3 olacağı gerçeğinden yola çıkarak Avrupa'da mücadele etmeyecek olmamızdan dolayı tribüne oturacak yabancı futbolcu olayı şu an bizim için gerçekten ekstra bir durum. Şu anki yönetimin, eğer yok ben seçime gideceğim bu yeni yönetimin işi derse yeni yönetimin Ersun Hoca ile oturup konuşması ve bu sene kadroda daha az düşündüğü yabancı futbolcularımızdan birkaçının elden çıkarılması gerektiğini düşünüyorum. Şu an takımımızda bulunan yabancı futbolculara bakacak olursak bunlar için egoları biraz yüksek futbolcular desek çok da yalan olmaz. Bu adamları tribünde oturttuğunuz zaman ise oynamadığı zaman sıkıntı yapacak adamlar. Mutsuz bir oyuncudan faydalanmak ne kadar doğru? Ayrıca bu işin bir de maddi yani var tabi ki.

Joseph Yobo:  2 milyon
Bruno Alves: 2,5 milyon
Michal Kadlec:  2,1 milyon
Cristian Baroni: 1,8 milyon
Raul Meireles: 2,5 milyon
Samuel Holmen: 1,3 milyon
Moussa Sow: 2,6 milyon
Dirk Kuyt: 2,85 milyon
Pierre Webo: 1,25 milyon
Emmanuel Emenike: 2,4 milyon 

Şimdi buradan en düşük ücretli 4 oyuncuyu seçelim. Pierre Webo, Samuel Holmen, Cristian Baroni ve Joseph Yobo. Bu 4 oyuncunun bize senelik maliyeti 3,8 milyon Euro *2 dediğimizde ise ortaya çıkan rakam 7,6 milyon Euro ki bu rakamın üstüne bir de maç başına aldıkları ücretleri ve bonusları ekleyecek olursak ortaya ortalama 10 milyon Euro lük bir rakam çıkıyor ki bunu Fenerbahçe daha farklı yerlere harcayabilir. En kötü geçenlerde Mert Evgin kardeşimizin twitterda yazdığı gibi futbolculara 10 milyon Euro’yu şampiyonluk primi olarak verirsin ki bak bakalım nasıl oynuyorlar:)

Not: Oyucular düşük ücretten seçilmiştir. Kişisel bir durum yoktur...

Scouting

Diğer aklıma gelen bir konu ise scout ekibi. Maalesef ülkemiz futbol camiası bu konuyu ne profesyonelce hallediyor ne de buna dönük bir çalışması var. Daha eskiler bilirler eskiden futbol kulüplerinin maalesef bunun içinde biz de varız scout mantığı emekli olan futbolcusuna "Ya Ahmet Brezilya'da bir futbolcu varmış git bir izle bakalım" demelerinden ve Ahmet'in o adamı 2-3 maç izlemesinden ibaretti. Günümüz futbolunda ise bu işler artık böyle yürümüyor. Avrupa'da bulunan özellikle büyük kulüplerin scout ekipleri bir adamı daha küçük yaşlarda izlemeye başlıyor. A takımda oynamaya başladığında ise üzerine daha çok düşmeye başlıyorlar. Bakınız Robert Lewandowski. Dortmund scout ekibinin onu izlemeye başladığı 2006 yılında Polonya takımı Znicz Pruszków'da 18 yaşında idi. Ekip onu 4 sene boyunca izledi ve 2010 yılında 4,75 milyon Euro karşılığında Borussia Dortmund'a transfer oldu. Şu anki piyasa değerini yazmaya gerek yok herhalde. Bu tür oyuncular öncelikle futbol açısından oynadıkları takımlarına çok büyük değerler kazandırırken başka takımlara transfer olduklarında da kulüp kasasına iyi para bırakıyorlar. Şimdi biz 2 sene boyunca Avrupa Kupalarında yokken bu işe bir el atsak fena mı olur? Gerçek bir scout ekibinin çalışması nasıldır bilmiyorum ama benim football managerda izlediğim sistem Avrupa, Türkiye ve Güney Amerika olmak üzere üçe ayrılır. Her ekip de en azından 2-3 kişiden oluşur. Fenerbahçemiz de böyle bir yol haritası izlese fena olmaz mı sizce? Özellikle yabancı sınırlamasından dolayı Türk futbolcusunun veya Türk pasaportu olan futbolcunun değeri birden normalin iki katına fırladı. Bu iki sene içerisinde Türkiye'deki alt ligleri talan edecek bir scout ekibi iki sene sonra takıma 2-3 oyuncu kazandırsa fena mı olur? Örnek Alper Potuk. Şu iki sene içerisinde böyle bir oyuncu bulsak 18-20 yaş arası ve takıma kazandırsak ve 7,25 milyon Euro’nun büyük bir çoğunluğu kasamızda kalsa. Ki ortada Salih Uçan gibi bir örnek var iken. Bucaspor'dan 1,55 milyon Euro'ya satın aldığımız Salih'in transfermarket.com sitesine göre şu anki piyasa değeri 3,5 milyon Euro ki bu da aldığın paranın iki katı demek.

Maçlar

Geçen sezon takımımızın gerek UEFA Avrupa Ligi'nde yarı finale kadar gitmesi gerekse Ziraat Türkiye Kupası'nda final oynaması ile tarihinde ilk kez bir sezon içinde 64 maç (34 Lig + 18 Avrupa + 11 ZT Kupası + 1 Süper Kupa) oynayarak bu alandaki rekorunu kırdı. Bugün Avrupa'da mücadele eden takımların bir sezon içinde yaptığı maç sayısına bakacak olursak  64 maç ciddi ciddi Avrupa futbolu için çok ama çok önemli bir rakam. Geçen sezonun Avrupa liglerinde şampiyon olan takımların son 3 sezon oynadıkları maçlara bakacak olursak;


Takım

2012/13

2011/12

2010/11

Barcelona
60
64
62
M.United
54
54
60
Bayern Münih
54
55
48
Juventus
53
43
50
Fenerbahçe
64
45
42


Senelerdir sadece Fenerbahçe için demiyorum tüm Avrupa'da mücadele eden Türk takımlarının özellikle ligde aldığı mağlubiyetlerin ardından en büyük yalanı "Haftada 2-3 maç yapıyoruz" olması idi. Peki Avrupa'nın önde gelen liglerinde mücadele eden takımların oyuncuları ne yapsın? Sen antrenmanını doğru düzgün yap, kondisyonunu hep en üst seviyede tut bak bakalım oynayabiliyor musun oynayamıyor musun? Bu takımlar Avrupa arenasında kupa kazanıyorsa bu maç sayısının çok ama çok büyük etkisi var. Bir de bizde X takımın Avrupa'da maçı var diye lig maçının ertelendiği bir ortamdan söz ediyoruz.

Bugün Barcelona'nın yukarıdaki tabloda da göründüğü gibi son 3 sezon senelik maç ortalaması 62. Belki diğer takımlara göre bu ortalama biraz yüksek kalsa da eğer "Dünya Kulübü" olmak istiyorsak bizim de maç sayımızın ortalama 50 olması gerektiğini düşünüyorum. Geçen sezon 64 maç yapmış bir takımın ondan önceki sezonlarda 45 ve 42 maç yapmış olması bu maç eksikliğinin bizi ne kadar olumsuz etkilediğini açık ve net bir şekilde gördük. Takımın özellikle mücadele düzeyi yüksek lig maçlarında sahada koşmayı bırakın, bazı futbolcuların yürüyecek hali bile yoktu. Buna ek olarak daha önceki sezonlarda çok daha az maç yapmaları ve geçen sezon bunun çok çok üstüne çıkmamızdan dolayı sakatlık problemleri ile de mücadele etmek zorunda kaldık. Şimdi ise 2 sene Avrupa'dan men cezası almış olmamızdan dolayı oynayacağımız maç sayısı yine 40'lara düşecek. Ufak bir hesap yapacak olursak sezon sonu gene Süper Kupa maçı oynadığımızı düşünürsek 34 lig maçı + Ziraat Türkiye Kupasında finale kadar gittiğimizi düşünürsek +10 maç daha toplamda ise 34+10+1=45 maç. Yani 2 sezon öncesine geri döneceğiz. Bu açığı kapamak için de özellikle devre arasında kulübün oynamak için değil de, ciddi ciddi hazırlık maçları ayarlaması lazım. Bunun dışında (mali konulardan bağımsız) eğer kulüp ayarlayabilirse iyi bir sponsor eşliğinde böyle para ödüllü Emirates Cup gibi bir turnuva düzenlesek ve Avrupa'nın 3 iyi düzeyde takımı ile maç yapsak fena olmaz diye düşünüyorum. Ayrıca sezon içinde Avrupa'da mücadele etmeyen takımlar ile özellikle eski doğu bloku takımları veya Balkan liglerindeki takımlar ile maçlar yapıp bu eksiği bir nebze de olsa kapatmamız gerektiğini düşünüyorum. Böylece 2 sezon boyunca 45 maçta kalıp (ki ZT Kupası’nda finale kadar ilerlemen lazım) ardından Avrupa'da gene aynı sorunları yaşamayalım.

Uzun lafın kısası, bu ve buna benzer konular yönetim tarafından oturulur enine boyuna teknik heyet ile tartışılır ve sonuçta 2 sene sonra Spor Toto Süper Ligin tozunu attıracak, Avrupa'da ise iyi yerlere gelecek geleceğin Fenerbahçesi yaratılır. Bir nevi zümrüdü anka kuşu gibi bu kara günleri geride bırakır ve küllerimizden yeniden doğarız.





Püzant YÜCECAN



22 Ağustos 2013 Perşembe

Fenerbahçe, Üzüntü, Kırgınlık...


Nereden başlasam, ne yazsam inanın bilmiyorum. Maçın bitiş düdüğünün üstünden yaklaşık 16 saat geçmesine rağmen ben hala o çimlerdeyim...

Diyerek yazımıza başlamıştık Pazar günü öğleden sonra. Ardından kendi kendime yazmayayım bırak Püzant takımın Çarşamba günü çok çok daha önemli bir maçı var orada gösterirler gerçek güçlerini diye ama nerede. Bırakın gerçek güçlerini göstermeyi sahada mücadele eden, skora tepki gösteren, "lan Biz Fenerbahçeyiz" diyen tek bir adam bile yoktu neredeyse. Benim dün akşam 75 dakika izlediğim takım için ben kimse kusura bakmasın ama "Benim Fenerbahçem" diyebileceğim bir takım değil adeta ortalarda dolaşan insan kalabalığından başka bir şey değildi. Evet, 75 dakika izledim maçı yanlış okumadınız maalesef. 32 yaşındayım rahmetli babamın beni ilk maça götürdüğü günden beri tribünlerde çoğu zaman yerimizi aldık ama dün hayatımda ilk kez son düdük çalmadan mabedi terk ettim. Terk ettim çünkü o an dayanamadım. Sinirlenip küfür etmek, kendi kendimi harap etmek yerine sessiz ve sakince stadı terk ettim.

Oysa her şey ne kadar da güzel başlamıştı. Tamam, hafta sonu yaşadığımız Konya maçının ardından normal olarak Arsenal karşısında pek de umutlu olmamak lazımdı ama insanın içi el vermiyor umutsuzluğa kapılmaya. Özellikle ilk yarının 10 dakikası rakibin tek kale oynaması canımızı biraz sıkmış olsa da daha sonra pek de bir şey oynamamıza rağmen maçı biraz da olsa dengeleyebildik. Tabi ki burada teknik - taktik analize girmeyeceğim onu benden çok daha iyi yapan arkadaşlar var. İkinci yarı ise gol için biraz da olsa bastırmaya başlayınca arkamı dönüp arkadaşıma "Çok da havaya girmemek lazım" dememin ardından şom ağzıma diyerek ilk golü yedik. 64. dakikada ise Ramsey'in ayağından gelen golün arından 64 dakika ayakta olan ben önümdeki boş koltuğa çökerek maçı takip etmeye başladım. İçimden kalkıp gitmek gelmesine rağmen inanın bunu kendime yakıştıramadığım için yapmadım. O an Fenerbahçe pozisyonlar yakalamasına rağmen benim içimde ne bir heves ne de bir umut kalmadığı için ne ayağa kalkıyordum ne de başka bir şey. Başımı önümdeki demirlere dayamış maçı izlerken tek gördüğüm Arsenal kalecisi Szczesny, tek duyduğum ise  ahlar vahlar idi. Bir an gözlerim doldu. Kaç yaşında adamım utanmasam o kadar kişinin içinde oturup ağlayacaktım. Kendi kendime 10 dakika boyunca "Kalk Püzant" dememe rağmen yapamadım ta ki bir başka tribünde oturan arkadaşımdan gelen "Çıkalım mı?" mesajına kadar. Biliyorum ki O da ikinci golden sonra kalkmak istemiş ama benim gibi kendine yediremediğinden kalmamıştı. O benden biraz daha cesaretli çıktı ve bana mesajı attı ve ben de tamam kardeşim geliyorum dedim ve stadı penaltı atılırken terk ettim.

Kaç saat geçti maçın ardından hala zoruma gidiyor hala dargınım Fenerbahçeme. Daha doğrusu o formayı giyen ama maalesef o formanın ağırlığını taşıyamayan futbolcularımıza. 3-0 yenilebilirsin, 5-0 yenilebilirsin bunları sorun yapsaydık zaten Fenerbahçeli olmazdık ama bugün benim gibi takıma kızan, sinirlenen herkesin ortak noktası skor değil. Hepimizin sinirlendiği nokta takımın bu kadar ruhsuz oluşu. Sahada ne mücadele var, ne istek var ne de arzu. Tek istediğimiz şey koşun, mücadele edin, o formaya terinizi akıtın hatta yeri geldiğinde rakibe sert dalın ama bir şeyler yapın.

Hala içim acıyor. Aklıma geldikçe sinirleniyorum. Kimsenin ama kimsenin Fenerbahçe'yi bu hale sokmaya hakkı yok. Biz takımımıza en kötü günlerinde desteğimizi verdik, marşta da dediği gibi "Çünkü Biz Fenerbahçeliyiz" ama biraz da artık takımın taraftara destek olması lazım değil mi? Biraz yüzümüzün gülmesi çok mu fazla? Ben maçtan geliyorum, kendime şöyle bir bakıyorum hayvan gibi terlemişim, sesim gitmiş, tüm günün yorgunluğu vs. vs. ama takım ne yapıyor 90 dakika mücadeleyi bize fazla görüyor.

Bırakın Arsenal'i, rakibin Barcelona da olabilir Real de Bayern de ama sen Fenerbahçe isen herkese karşı aynı ciddiyet ile aynı mücadele ruhu ile oynaman lazım. Ben burada çıkıp demiyorum 90 dakika aynı tempo ile muhteşem oynayın. Hatta teknik - taktik olarak da kötü olabilirsiniz buna herkesin bir nebze tahammülü vardır ama bu şekilde isteksiz ve ruhsuz oynarsanız herkes size tepkinizi kor. Yukarıda da dediğim gibi ben bağırayım, ben çağırayım, ben ter dökeyim ama siz hiçbir şey yapmayın yok öyle güzel dünya beyler kusura bakmayın ama yok.

Yazımızın başında ben o çimlerdeydim diye başlamıştık bugün ise beni ve benim gibi çok kişiyi o çimlere gömdünüz. Emeği geçen herkese tek tek teşekkürler...




Püzant YÜCECAN







7 Ağustos 2013 Çarşamba

Fenerbahçe - Red Bull Salzburg: 3-1 UEFA Şampiyonlar Ligi 3. Ön Eleme Turu 2. Maçı


Fenerbahçemiz, Şampiyonlar Ligi 3.Ön Eleme Turu rövanş maçında Şükrü Saracoğlu Stadı’nda Red Bull Salzburg ile karşılaştı. 1-1 eşitlikle biten ilk maçın rövanşında İstanbul’da Avusturya ekibini 3-1’le geçen takımımız adını Play Off’a yazdırdı.  Fenerbahçemize galibiyeti getiren golleri; 8. dakikada Raul Meireles, 17. dakikada Moussa Sow ile 34. dakikada Pierre Webo kaydederken, rakip takımın tek golü ise 4.dakikada Sariano’dan geldi.

FENERBAHÇE: 3 - RED BULL SALZBURG: 1

Stat: Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu

Hakemler: Pawel Gil, Piotr Sadczuk, Marcin Borkowski (Polonya)

Fenerbahçe: Volkan Demirel, Mehmet Topuz, Yobo, Alves, Kadlec, Kuyt (Dk. 77 Caner Erkin), Mehmet Topal (Dk. 88 Selçuk Şahin), Meireles (Dk. 44 Alper Potuk), Cristian, Sow, Webo

Red Bull Salzburg: Gulacsi, Klein, Ramalho, Hinteregger, Ulmer, Kampl, Meilinger (Dk. 55 Jantscher), Ilsanver, Alan (Dk. 79 Hierlaender), Mane, Soriano

Goller: Dk. 4 Soriano (Red Bull Salzburg), Dk. 8 Meireles, Dk. 17 Sow, Dk. 34 Webo (Fenerbahçe)

Sarı Kartlar: Dk. 25 Alan, Dk. 70 Mane, Ramalho (Red Bull Salzburg), Dk. 65 Alper Potuk (Fenerbahçe)

Fenerbahçe
Salzburg
3
Goals scored
1
8
Total attempts
25
3
Attempts on target
10
2
Attempts off target
6
3
Attempts blocked
9
0
Attempts against woodwork
0
2
Corners
7
0
Offsides
2
1
Yellow cards
3
0
Red Cards
0
19
Fouls committed
19
17
Fouls suffered
19




MAÇ SONRASI BLOG YAZILARI

Eleven Blog - Mustafa Uğur KARAYILMAZ  [MAÇ YAZISI] FENERBAHÇE 3-1 RED BULL SALZBURG


Noavas Blog - Fırat AKTAV Şampiyonlar Ligi 3. Ön Eleme Turu: Fenerbahçe - RB Salzburg: 3-1: İki farklı portre




MAÇIN ÖZETİ


ERSUN YANAL BASIN TOPLANTISI


RED BULL SALZBURG TEKNİK DİREKTÖRÜ Roger ROGER SCHMİDT BASIN TOPLANTISI

ERSUN YANAL RÖPORTAJ

DİRK KUYT RÖPORTAJ

VOLKAN DEMİREL RÖPORTAJ

PİERRE WEBO RÖPORTAJ


FBTV MAÇIN ARDINDAN PROGRAMI


MAÇIN YILDIZI VOLKAN DEMİREL

SIK BAKALIM SIK BAKALIM....


GAZETE MANŞETLERİ



Videolar için TRFenerMedya1907 ve fener bahce kullanıcılarına teşekkür ederiz....




Püzant YÜCECAN
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...