18 Ekim 2011 Salı

Kirilenko Geri Döndü...


Öncelikle tüm basketbol severlere 2011-2012 Euroleague sezonu hayırlı olsun der kurdeleyi keseriz:) Varsın NBA’ de lokavt bitmesin kimin umurunda benim Euroleague'im var. Bana göre NBA ne kadar şova yönelikse, Euroleague tam aksine daha sert daha istekli daha kıran kıranadır. Amiyane tabirle kemik seslerinin duyulduğu arenadır.
Euroleague'in açılış maçında bu sene adeta rüya takım kuran CSKA ile her takım için zor bir deplasman olan Zalgiris karşı karşıya geldi. Herkesin sıkı bir çekişmeye sahne olacağını düşündüğü maçı CSKA çok rahat bir şekilde 74-87 kazanmayı bildi.

Açılış maçının şüphesiz ki en önemli ismi 10 yıl aradan sonra lokavt dolayısıyla NBA'den Avrupa'ya dönen Andrei Kirilenko oldu. 17 sayı, 15 ribaund (5 hücum 10 savunma), 5 asist, 4 blok. Daha ne olsun ki:) Kirilenko dünkü maçta öylesine üstün bir performans gösterdi ki sanki altyapıdan daha yeni çıkmış, hırsıyla göz dolduran gencecik bir yetenek gibiydi. Hayatında ilk defa basketbol izleyen biri herhalde dünkü maçı izlerken "Şu uzuna bak nasıl da oynuyor, geleceğin starı olur bu çocuk" şeklinde yorumda bulunurdu. Cidden sağlıklı bir Kirilenko izlemek de ayrı bir keyif basketbol severler için. İnşallah lokavt bitmez da biz de onu bol bol Euroleague'de izleme şansı buluruz.

Kirilenko'nun yanı sıra elbette ki Teodosic'i unutursak ona da haksızlık etmiş oluruz.(16 sayı+4ribaund+8asist) Takımını çok iyi yönlendiren Teodosic, Zalgiris'inde yumuşak savunmasıyla da rahat bir oyun çıkardı.

Ama CSKA'nın elinde Shved gibi bir guard var ki bence muazzam bir oyuncu. Aldığı süre zarfında (23:45) çok olumlu işlere imza attı; ki bu kadar üst düzey oyuncunun bulunduğu bir takımda, bu kadar süre alabilmesi hamurunun ne kadar iyi olduğunu göstermekte. Maç boyunca takımı için olumlu hareketler yapan Shved maçı da 19 sayı, 1 ribaund ve 2 asist ile tamamladı. Teodosic kenara geldiğinde hiçbir şekilde sırıtmadı hatta takımının dümenini tamamen eline aldı diyebiliriz.

CSKA'ya bu sene F4 yapacağın daha ilk maç olsa da kesin gibi gözüküyor. İlk maçta rakiplerine büyük bir gözdağı veren CSKA, F4 için siz aranızda yarışın biletlerden biri zaten benim dedi daha şimdiden. Geçen senenin şampiyonu PAO ile aynı grupta olmalarına rağmen grubun ağır favorisi konumundalar. Şampiyon olurlar mı? Bence şampiyonluğun en büyük adayı. Takım olarak ne yapmaları gerektiğini gayet iyi biliyorlar. Takımdaki basketbol zekâsı neredeyse en üst düzeyde. Her oyuncu ayrı ayrı bireysel bir yetenek. Bu takımı durdurmak için de maç boyunca rakip takımın tüm kapasitesiyle oynaması lazım. Aksadığınız takdirde hemen cezayı kesebilecek oyunculara sahipler. Maç içinde Zalgiris adam adama savunma yaptı olmadı, alan savunması yaptı gene olmadı. CSKA'nın hücum gücüne dur diyecek bir takım çıkabilecek mi bakalım. Ayrıca takımın fiziksel üstünlüğünü de atlamamak gerekir.

Maça Zalgiris yumuşak bir savunmayla başladı. Özellikle Teodosic'in üzerine sert savunma yapmamaları en büyük hatalarından biriydi. Bundan dolayı Teodosic de pas trafiğini rahat rahat yönlendirdi, boş kaldığı anlarda ise çekinmeden 3'lüklerini sıraladı. Ki sert savunmalar karşısında daima sinirlenen ve takımının oyununu bozan bir oyuncu olmasına rağmen. Bunun yanı sıra Zalgirs'in hücumda ikili oyunlar oynamak yerine Teodosic ile birebir oynasaydı sanırım daha fazla sayı bulabilirdi.
1.çeyreğin ortalarına doğru CSKA farkı 10 sayıya kadar çıkardı. Ardından Zalgirs'in molası ve CSKA'nın yaptığı oyuncu değişikleriyle fark bir ara 4 sayıya kadar düştüyse bile çeyreğin sonunda Siskauskas'ın 3'lüğüyle CSKA ilk çeyreği 16-25 önde kapamayı bildi. Bu çeyrekteki en ilginç istatistik ise Zalgiris'in hiç 3 sayılık atış denememesi ve CSKA'nın sadece 1 top kaybıyla oynamasıydı.

2.çeyreğin başlamasıyla Zalgiris savunmasında vitesi yükseltti. Savunmadaki iyi hareketlere, hücumdaki sayılar da eklenince fark bir anda 1 sayıya kadar düştü. Çeyreğin sonlarına kadar bocalayan bir CSKA olmasına rağmen Teodosic ve Kirilenko'nun iyi oyunuyla takım hemen toparlandı ve Lavrinovic'in son saniyedeki 3'lüğü ile 10 sayılık farkla ilk yarıyı 31-41 önde kapadı.

3. ve 4. çeyrek de maçın başında olduğu gibi tamamen CSKA'nın üstünlüğüyle geçti. 3. çeyrekte 14 sayılara kadar çıkan fark arada CSKA'nın dinlenmesiyle en fazla 10 sayılara kadar düştü. CSKA'nın 3.ve 4. çeyrekte rakiplerine "Siz farkı ne kadar azaltırsanız azaltın biz istediğimizde gene açarız" mesajı verdi adeta.

Bu takıma açıkcası bu saatten sonra ne desek yalan. Eğer Zalgiris maçındaki oyunlarını devam ettirebilirlerse daha doğrusu Kirilenko bu performansını devam ettirebilirse vay rakiplerin haline. Bize de oturup CSKA'yı izlemenin keyfi düşüyor ki bu da işin en güzel yanı.



Püzant YÜCECAN

16 Ekim 2011 Pazar

Fenerbahçe Ülker'den Farklı Başlangıç...



"Allah belanı vermesin İstanbul trafiği" cümlesini kaç kere söyledim hatırlamıyorum dünkü Fenerbahçe Ülker - Trabzonspor maçı öncesi. İş yerinden saat dört gibi çıkabildim. Bakırköy’e geliş, üst baş  değiştirme derken maça ancak 2.periyotun başında yetişebildim. Neyse yağmurlu havada, böylesine feci İstanbul tarafiğinde buna da şükür diyip oturduk ve maçımızı izlemeye başladık.

Öncelikle Abdi İpekçi Arena'da çok güzel bir ortam vardı. Taraftar için belki de bu maçın önemi diğerlerinden biraz daha farklıydı, malum olaylardan dolayı. Taraftar maçın başından sonuna kadar desteğini eksik etmedi. Taraftar konusuna sonra gene değineceğiz ama öncelikle bakalım dün takımımız neler yapmış.

Geçen sezonun şampiyonu Fenerbahçe Ülker basketbol takımımız, dün iki yarıdaki iki farklı oyun oynamasına rağmen maçın başından sonuna kadar üstün bir oyun sergileyip Trabzonspor karşısında 88-63 galip gelmesini bildi. Zaten farklı bir skor olsaydı çok büyük sürpriz olurdu. Sonuçta Trabzonspor'un basketboldaki durumu belli. Sezon sonunda kapatılma tehlikesi geçiren ve çok geç transfer piyasasına giren Trabzonspor'un Fenerbahçe Ülker'e rakip olması söz konusu bile değildi.

Yukarda dediğim gibi maça ancak 2.periyodun başında yetişebildim. 2.periyotta dikkatimi çeken tek şey, bir ara fark 7 sayıyken takımımızın gene tıkanmasıydı. Galatasaray ile oynanan Cumhurbaşkanlığı Kupasında olduğu gibi. Aynen fark 7 sayıydı ve oyuncularımız gene gereksiz bir 3'lük yarısına girdi. Neyse ki rakip de zayıf olduğundan dolayı onlar da sayı bulmakta zorlandı. Eğer daha üst seviye bir takım ile karşılaşsaydık ne olurdu bilemiyorum. Ukic'in 2.periyodun son saniyelerinde attığı 3'lük ile takımımız ilk yarıyı 44-34'le kapattı.

3. periyot başladığında ise parkede ilk iki periyottan farklı bir Fenerbahçe Ülker izledik. Takımımızın hücum yönünde hiçbir sıkıntısı yok. Geçen seneye nazaran daha hücum ağırlıklı bir takım olduk. Sayı atmaktan tıkandığımız zamanlarda biri devreye girip sazı eline alıyor. 3. periyotta ilk iki periyottan farklı olarak savunmamızı adeta Euroleague seviyesine çektik. Bunun da meyvesini 24-5 lik bir skorla aldık ve maç da 3.periyotta aslında bitti. Kaya Peker ve Curtis Jerrells'ın Trabzonspor'a ön alanda yaptığı baskılı savunmadan dolayı bir ara takımımız adeta tek pota oynadı maçı. Galatasaray maçının belki de kötü isimlerinden olan bu ikili, bu maçta yaptıkları savunmayla tebriki hak ettiler. Ayrıca Kaya'nın top çalmaları da  farkın açılmasındaki en önemli etkenlerden biriydi. Çoğu zaman hakkında olumsuz konuştuğum Kaya Peker bu çeyrekte beni utandırdı. İnşallah hep böyle utandırmaya devam eder. Yalnız şu da bir gerçek; takımımızın bu yaptığı savunmayı maçın geneline yayması lazım. Şu an en önemli eksiklerimizden biride bu. Eğer bunu başarabilirsek Euroleague'de daha çok söz sahibi olabiliriz.

3. periyotta taraftardan söz etmezsek olmaz tabi ki. Taraftarımız bu periyotta adeta takımıyla bütünleşti. Hele takımımızın 61. sayısından sonra yaşananlar görülmeye değerdi. O andan sonra taraftar neredeyse 3 Temmuz'dan beri yaşanan olaylarının acısını çıkarır bir şekilde deşarj oldu. Ben iş yerinden geleceğim için biletimi saha içinden almıştım ama şunu söyleyebilirim ki "sosyete" denilen saha içi bile artık 3.periyotta ayaktaydı ve periyot boyunca kimse susmadı. Bir ara maçı mı izliyim tribünlerimi izleyeyim adeta şaşırdım. Şunu da söylemeden geçemeyeceğim; taraftar sadece tezahüratını yaparak takımına destek oldu hiçbir taşkınlık çıkarmadan. Bunu neden yazdın derseniz sebebini yazının sonunda anlatacağım.

4. periyot hakkında ise fazla bir şey diyemeyeceğim. Bu periyotta bir ara fark 36 sayıya çıktıktan sonra takımımız dinlenme moduna geçti. Bu çeyrekte gördüğüm başka bir şey ise koç Spahija ile ilgili. Koç son 3 dakikada oyuna Erbil ve Berkay'ı aldı. Bana kalsa fark bu kadar açılmışken onları son 3 dakikaya saklamaz daha önceden oyuna alırdım. Tabi bu koçun vereceği bir karar ama onlar bizim geleceğimiz ve taraftar bu iki genç çocuğu çok seviyor.

Trabzonspor’u farklı geçen Fenerbahçemizin daha zamana ihtiyacı var. Geçen seneki o müthiş savunma üçlümüzden Terrane Kinsey Efes'e gitti maalesef. Marko Tomas ise Eurobasketten sakat döndü. O üçlüden şu an sahadan olan bir tek Ömer Onan var. Marko Tomas'ın yerine geçen sezon Oklahoma City Thunder forması giyen ve NBA'in en iyi savunma beşi içinde olan Thabo Sefolosha ile anlaştık. Umarım biran önce takıma uyum sağlar. Curtis Jerrels'da takıma alıştığı zaman geçen seneki o savunmamıza yeniden kavuşacağımıza inanıyorum. Takımdaki bir başka sorun ise kazanılan sayılarda sadece bireysel çabaların olması. Asist ile gelen sayı yüzdemiz düşük kalıyor. Umarım Spahija bunun farkındadır. Tabi bunda Ukic'in sakatlıktan yeni dönmüş olmasından dolayı performansındaki düşüklüğünde etkisi var. Taraftarın biraz sabırlı olması lazım bu dönemde. Taşlar yavaş yavaş yerine oturacak. Biraz sancılı geçecek bu dönemde umarım Euroleague'i en az zararla atlatırız.  

Yukarıda taraftar ile ilgili bir şeyi yazının sonunda yazacağımı söylemiştim. Gözlerimle şahit olduğum bir olaydır. Fenerbahçe Ülker benchinin tam arkasında oturmamdan dolayı neler konuşuluyor rahatlıkla duyabiliyordum. Taraftarımızın coştuğu 3. periyotta takımımızın 1. Yardımcı Antrenörü Ertuğrul Erdoğan yanından geçen bir görevliye "Susturun şunları gene rezalet çıkacak" dedi. Bunun üzerine kaptanımız Ömer Onan tepkisini "Beşiktaş maçında anamıza küfür ettiler kimsenin sesi çıkmadı" şeklinde gösterdi.
Öncelikle Ertuğrul Erdoğan'a yakıştıramadım bu büyük taraftarımız için "ŞUNLAR" tabirini kullanmasını. "ŞUNLAR" dediğiniz Ertuğrul Bey; bu takım için o yağmurlu havada işinden ailesinden feragat ederek oraya gelip nefeslerinin son noktasına kadar bağırıp tezahürat ederek takımına sizden daha çok sahip çıkan "BÜYÜK FENERBAHÇE" taraftarıdır. İkinci olarak kaptana sonsuz teşekkürler verdiği bu cevap ve gösterdiği tepki için. Zaten taraftar da ona olan sevgisini maç sonunda fazlasıyla gösterdi. Takımı tribüne çağıran taraftar ardından kaptanımız Ömer Onan'ı çağırdı ve kendisi de bizi kırmayarak tribüne kadar gelerek formasındaki armayı öptü. Belki televizyonda gösterilmemiştir bu...




Püzant YÜCECAN

13 Ekim 2011 Perşembe

Fenerbahçe Ülker...Dünden Kalanlar...




Bir önceki yazımızda Fenerbahçe Ülker - Galatasaray maçının genel bir değerlendirmesini yapmıştık. Burada ise takımımızda neler eksik biraz da onlara bakalım. Değerlendirmeyi açıkçası sadece dün akşamki maça bakarak yapacağım.

Öncelikle Curtis Jerrells'dan başlamak istiyorum. Dün ilk defa tam olarak izleme şansı buldum kendisini. Açıkçası söylemek gerekirse pek de beğendiğim söylenemez. Basketbolun klişeleşmiş lafı "oyun kurucun kadar konuşursun". Maalesef Curtis Jerrells'ın oyunda kaldığı süre içerisinde biz fazla konuşamadık. Maç içinde çok basit hatalar yaptı. Top eline yakışıyor ve Partizan'daki oynadığı oyunu yansıtabilirse burada üstüne katarak kendini geliştirebilir. 87 doğumlu Curtis Jerrells daha genç bir oyuncu biraz sabır...

Kaptanımız Ömer Onan. Her zaman derim yıllanmış şarap gibidir. Nerde ne yapacağı hiç belli olmaz. En kritik yerde tüm soğukkanlılığıyla sallar 3'lüğünü ve maçı kurtarır. Dünkü maçta da takımımıza 11 sayılık bir katkıda bulundu. Onun hakkında fazla birşey demeye gerek yok. Sadece Avrupa Şampiyonasından yorgun dönmesi ve yaşından dolayı formuna belli bir süre sonra kavuşacağından eminim...

Dün akşam en çok beğendiğim isimlerden bir tanesi ise James Gist idi. Onu da Curtis Jerrells gibi ilk defa tam olarak izledim. Futboldaki terimiyle taraftara oynayan bir oyuncu. Yaptığı smaçlarla adeta bizi bizden geçiren Gist en son tek eliyle bastığı smaçla herhalde Fenerbahçe taraftarının gönlünde taht kurmuştur. Oyununa gelecek olursak çocuk sahanın her yerindeydi adeta. Smaçlarının yanı sıra dışarıdan attığı 3'lüklerle de hoşuma gitti. Savunmada topladığı ribauntları herhalde Kaya ve Oğuz da görmüştür. Savunmasını biraz daha arttırması hücumda ise biraz daha dirençli olması lazım. İyi bir uzun Gist ama üst sınıf bir oyuncu olmak istiyorsa her maçta oyununun üzerine biraz daha katmalı ki burada en önemli rol de Spahija'nın...

Bojan Bogdanovic; yine sayılarını atmaya devam ediyor. Dün attığı 21 sayıyla takımımızın en skorer ismi oldu. Hücumda güven veren bir oyuncu. Bu sene Euroleague'deki ve TBL’ deki en önemli hücum silahımız olacak gibi görünüyor. Yalnız şu var ki biraz daha sert olması lazım bana göre...

Emir Preldzic... Bu takımı bu sene bana göre alıp götürecek bir oyuncu varsa o da Emir'dir. Dün oyunun geneline baktığımızda çok da iyi olduğunu söyleyemesek de ara yara güzel şeyler yaptı. Emir'e de fazla bir yorum yapamayacağım zira o da Avrupa Şampiyonasından dolayı biraz da yorgun. Dünkü maçta takımımıza 17 sayılık bir katkıda bulundu. Tekrardan diyorum Fenerbahçe Ülker'i bu sene alıp götürebilecek tek isim tek sorunu ise zihinsel yoksa bu çocuğun yeteneğine kimse laf edemez...

Gasper Vidmar; o da tıpkı Jerrells gibi 87 doğumlu gencecik bir yetenek. Geçen sene yaşadığı sakatlık olmasaydı şu an daha iyi bir durumda olabilirdi. Savunmadaki sertliğine çok ihtiyaç duyacağız açıkçası. Kaya ve Oğuz'un olduğu bir ortamda özellikle. Ayrıca dün neden Spahija koca maç benchte oturturdu anlamış değilim. Aklıma 2 senaryo geliyor. Ya Kaya-oğuz ikilisini kazanmak ki böyle ise tamamen bence yanlış bir düşünce olur; ya da sakalığı nüksetti.

Hazır Kaya ve Oğuz demişken bu iki ismi es geçmeyelim. Tamam, Oğuz Avrupa Şampiyonasından döndü hatta çok kötü döndü onu anlıyorum da Kaya'ya ne oluyor onu anlamış değilim. Kaya ve Oğuz ikilisi günlerinde oldular mı hiç bir problem olmuyor ama bazen öyle hareketler yapıyorlar ki neredeyse saç baş yoluyorsunuz...

Gelelim takımın en önemli ismine Roko Leni Ukic. Dün akşam sakatlıktan yeni çıkmış olmasına rağmen ilk yarı pek fazla varlık özellikle 4.periyot ve uzatmalarda gayet iyiydi. Bizi F4 seviyelerine taşıyabilecek bir oyuncu mu? Orası tartışılır ama bu takımı artık kendi takımı yapmalı ve oyunu istediği gibi yönlendirmesi lazım...

Hakan Demirel'e pek fazla değinmek istemiyorum. Neden yapıldı bu transfer hala anlamış değilim. Ne kadar yararlanabilirsek o kadar yararlanalım açıkçası.

Takım şu an pekiyi bir görüntü çizmemesine rağmen ben açıkçası umutsuzum diyemem. Mirsad'ın iyileşmeye başlaması ve takıma dönecek olması gayet güzel ama daha öncelikle biran önce Tomas'a ihtiyacım var bu takımın. NBA'den lokavt boyunca oyuncu alınmasına karşıydım ama Kinsey'in satılması (ki anlayamadım hala bunu) Tomas'ın beklenmedik sakatlığından dolayı transfer edilen Thabo Sefolosha'ın takımın eksik yönü olan kısa savunmasına ciddi bir katkı yapacağını düşünüyorum. Lokavt biter Thabo Sefolosha gitse bile o zamana kadar Tomas iyileşeceği için o pozisyonda pek sıkıntı yaşamayız. Galatasaray-Caja Laboral-Olympiakos virajını iyi geçersek bu takım ilerisi için daha iyi hale gelebilir. Bu üç maçtan ilkini kaybetmiş olsak bile en azından gelecek için o kadar karamsar bir görüntü çizmedik...


Püzant YÜCECAN

Fenerbahçe Ülker - Galatasaray...



Yazının başlığı bile belliydi aslında "Nerede Kalmıştık" ama maalesef dün akşam 27. Cumhurbaşkanlığı Kupası'nda pek de iyi olmayan bir oyunla ezeli rakibimize kaybettik. Aslında bu tür kupalar hem basketbol hem de futbolda benim için bir hazırlık maçından farksızdır. Rakip Galatasaray olunca tabi işler de değişiyor. Aslında kupanın doğal sahibi biziz ama napalım TBF tekrardan bir maç yaptırıyor.

Gelelim asıl konuya dün akşam neden kaybettik eksiklerimiz nelerdi. İlk gördüğüm şey geçen sezon F4 için çok umutlu olduğum takım için bu sene aynı şeyi pek de söyleyemiyorum. Tabi bunda giden isimler ve bu takımın artık kronikleşen sakatlık şanssızlığını da eklemek lazım. Ama dün akşamki maçta hem oyuncularımız hem de koç Spahija'nın yaptığı hatalar Galatasaray'ın işine yaradı ve 26 sene sonra Cumhurbaşkanlığı kupasını müzesine götürdü.

Maç öncesi tahminim iki takımında başa baş mücadele edeceği yönündeydi ki kupa da sahibini iki uzatma sonunda buldu. İlk periyot karşılıklı sayılar ve top kayıplarıyla geçilirken ikinci periyotta Galatasaray iyi oyunu ve koç Spahija'nın da aldığı teknik faul sonucu skoru 33-23'e taşıyıp farkı 10 sayıya çıkardı. Bu dakikadan sonra tüm maç boyunca bence Fenerbahçe Ülker en iyi basketbolunu oynadı. Savunmada vitesi arttıran Fenerbahçe Ülker, Galatasaray'ı top kayıplarına zorlamaya başladı ve rakibin fast-breaklerde geri koşamamasından da yararlanarak farkı eritti ve ilk yarıyı kaptanımız Ömer Onan'ın son saniyede bulduğu boş turnike ile 39-38 önde kapadı.

3. periyot da diğer iki periyot gibi karşılıklı sayılar, top kayıpları ile geçti. Bu periyotta dikkatimi çeken en önemli şey ise iki koçun maçı izleme şekilleriydi. 3. çeyrekte Emir Preldzic aynı yerlerden çok rahat sayılar atmaya başlayınca Galatasaray koçu Oktay Mahmuti hemen oyuna müdahale ederek Caner Topaloğlu'nu oyuna aldı ki bu da zaten Emir'i birazda olsun durdurdu. Fakat bizim koç Spahija ne yaptı? Furkan Aldemir pota altından sayılarını atmaya başlayınca Spahija bunu aynen bizim gibi seyretti ve buraya hiçbir önlem almadı. Bu da bana geçen seneki final serisinde benim görüp de koçun göremediği Tutku-Andric pick&roll lerini hatırlattı. Galatasaray’ın hücum seti belli Tutku-Andric pick&roll oraya yardım geldi mi dışarı Shumpert'e çıkar üçlük atsın. Zaten Galatasaray'ın dünkü maçtaki de en skorer oyuncuları Mert Shumpert (22) Luksa Andric (22). Vidmar'ın bu durumda oyuna neden alınmadığını anlamak mümkün değil. Pota altında sert savunmaya ihtiyacımız olduğu anda. Herhalde sakatlığı nüksetti diye düşünmek istiyorum açıkçası.

4. periyot Fenerbahçe Ülker'in belki de maçı koparıp gidebileceği tek periyottu. Maçın başlarında pek beğenmediğim Ukic çıktı sahneye. Sakatlıktan yeni çıkmış olduğundan dolayı kötü oyununa pek bişey diyemeyeceğim. Bu periyotta Ukic etkili oyununa Bojan Bogdanovic de katılınca skor bir anda 70-63'e geldi. 7 sayı farkı yakalamışken Galatasaray hemen alan savunmasına döndü. Yine de biz buradan maçı koparabilirdik ama yine üçlük atıp bir anda maçı koparma fetişizmimiz coşunca maalesef beceremedik. Bu üçlük atma hevesi nerden gelir anlamam. Tamam, rakip alan savunması yapıyor olabilir ama sen de süreyi eriterek oyna, içeri penetre et sayı bulamazsan bile en kötü 1-2 faul yaptırırsın rakibine. Hoş geçen sene de bu tür durumlarla çok karşılaştık. Fenerbahçe Ülker'in bu maçı koparamamama durumu nedir inanın anlamıyorum. Geçen seneki Valenciya maçı 10 sayı öndeyiz zar zor kazandık. Hele bir Olympiakos maçı var ki evlere şenlik. 3. çeyrek sonunda 13 sayı öne geçtiğimizde maç geldi derken maç sonunda bir baktık ki 15 sayı farkla yenilmişiz. Neyse biz gene amacımıza dönelim. Galatasaray'ın iyi alan savunmasına karşılık biz de hücumlardan boş dönünce skor 72-72 oldu maalesef. Son saniyelerde Galatasaray Andric'in basket faulüyle öne geçse de Emir'in son saniyedeki basketiyle maç 78-78 ilk uzatmaya gitti.

İlk uzatmada 82-79 öndeydik ve top bizdeydi yine Ukic'in burada 3'lük denemesi boşa gidince rakip Shumpert ile 3 sayı bulunca 82-82 eşitlik oldu. Son 38 saniyede 85-84 öndeyken Gist'in hatalı yürümesinin ardından Caner Topaloğlu kullandığı 2 faulün sadece 1'ini sayıya çevirebildi ve durum yine eşitlendi. Ardından Ukice yapılan faul sonrası maalesef Ukic'in 0/2 atması sonucu yeniden maç uzatmaya gitti. İkinci uzatmada ise yediğimiz iki 3'lük ile adeta maçı bitirdik. Ukic ne kadar çabalasa da o saatten sonra maçı döndürmek çok zordu ve maalesef kupa Galatasaray'ın oldu.


Püzant YÜCECAN

6 Ekim 2011 Perşembe

Fenerbahçe Taraftarı...

İster bizi küme düşürün, ister kümede bırakın ister amatör ligde oynatın. Kimin umurunda ki. Bizim içimizdeki Fenerbahçe sevgisini ateşini söndürebileceğinizi mi sanıyorsunuz?? Ben bu takımı babamın kucağında sevmeye başladım arkadaş. Ne şampiyonlar liginde oynuyor ne de her sene şampiyonluğa oynuyor diye değil. Yaşım otuz, inanın bu takımı ne zaman sevdim ne zaman bu renklere, bu armaya âşık oldum aklımda bile değil. Hala evimde eski maçların biletleri durur hiçbirini atmam, atmaya kıyamam hepsinin bende farklı anıları vardır. Babamın belki de bana en büyük armağanıdır Fenerbahçe. Bana en büyük hediyesi olmuştur. Unutur muyum sanıyorsunuz kısa şort giydiğim zamanlarda babamla birlikte gittiğim maçları. Unutur muyum sanıyorsunuz Şeytan Rıdvan’ı, Aykut’u, İmparator Oğuzu. 104 yıllık bir çınarı böylesine kolayca yıkabileceğinizi mi sanıyorsunuz?? Siz baltalarınızı çektiniz, bu çınarı yıkmaya çalışıyorsunuz ama unuttuğunuz bir şey var beyler. O da büyük Fenerbahçe taraftarıdır... Biz vücudumuzla, kanımızla, canımızla bu çınara siper olmaya hazırız.
"DARAĞACINDA OLSAK BİLE SON SÖZÜMÜZ FENERBAHÇE"
Bunu asla unutmayın beyler...

Yine bu cümlelerle başlıyoruz yazımıza. Bilmem ben bu kalıbı sevmeye başladım umarım siz de sevmişsinizdir. "Fenerbahçe Yönetimi" adlı yazımızda 3 Temmuz'dan bugüne kadar olan süreç içerisinde yönetimimizin neler yaptığını daha doğrusu neler yapmadığınız yazmıştık. Şimdi de bakalım 3 Temmuz'dan günümüze Büyük Fenerbahçe taraftarı neler yapmış.

Genel olarak bakacak olarsak taraftar gerçekten iyi işlere imza attı. Yönetim gibi korkmadan sadece içindeki Fenerbahçe aşkıyla hareket ederek takımını, içerde olan başkanını ve yöneticilerini sonuna kadar her alanda savundu. Çünkü onların maalesef bazı yöneticilerimiz gibi çıkar ilişkileri ve korkuları yoktu. Onların tek bildikleri ve tek sevdikleri Fenerbahçe idi. Belki onların içinde de kuşkuları vardı, belki onlar da ümitsizdi ama hiçbir zaman bunları asla belli etmediler. Gözyaşlarını içlerine akıtarak, en ümitsiz anda bile yanındaki arkadaşının koluna girerek, hepsi birbirinde güç alarak baş kaldırdılar bu saldırıya.

Tarih sırlaması olmadan yazacağım için kusura bakmayın. Belki ilk aklıma gelen, taraftarımızın yaptığı son eylem bile olabilir aklıma geldikçe karışık yazacağım.

Öncelikle Aziz Başkanın gözaltında geçen süresine bir göz atalım. Taraftarımız bu süre içerisinde her zaman Onun yanında oldu. Adliye-hastane derken yorulmadan, üşenmeden oradan oraya mekik dokudular. Onu bir gün bile yalnız bırakmadılar. Çünkü haklı sebepleri vardı. Hiç kimse bu olayların sadece "Temiz futbol" adına yapılmadığını biliyordu. Hatta bu süreç içerisinde sözde her şeye karşı olan Beşiktaş Çarşı grubunun sahiplenmediği yalnız bıraktığı teknik direktörleri Tayfur Havutçu'yu da savundular. Ona da destek verdiler.

10 Temmuz günü taraftarımız takıma destek ve bu haksızlığa karşı tepkilerini göstermek için tek dinlence günü olan Pazar gününü feda edip hep beraber Topuk Yaylası tesislerine gittiler. Takıma gereken destek ve moral verildikten sonra taraftarımız saat 18:00 civarı Bağdat Caddesinden yürüyüşe geçti. Köprüye kadar yürüyen taraftarımız köprü girişinde polisin biber gazı engeliyle karşılaştı maalesef. Aynı şekilde İstiklal Caddesinde yürüyüş yapmak isteyen taraftarımız burada da yine polisin şiddetine maruz kaldı. Peki, ben bu durumda sormak istiyorum. Sevgili polis teşkilatı Fenerbahçeli Taraftarlara böylesine sert tepki gösterir iken Taksim Meydanında Atatürk Anıtına terör örgütü bayrağı asan şerefsizlere neden bu tepkiyi göstermediniz??
Acaba bağlı olduğunuz bakanlık FENERBAHÇE’Yİ terör örgütünden daha büyük bir tehlike olarak mı görüyor. Yoksa başbakanınız ""Biz Mustafa Kemal'in Askerleriyiz" diye Sevilla maçında pankart açan Fenerbahçe taraftarını bundan dolayı unutamıyor mu? Neyse siyasete fazla girmeyelim.

Bunun gibi Fenerbahçe taraftarı birçok yürüyüş yaptı. Çünkü en başta da dediğim gibi; bu haksızlığı biz unutmayacağız ve unutturmayacağız. Maalesef ülkemizde haksızlıklara karşı yapılan yürüyüşler, tepkiler sadece bir bilemedin iki gün sonra unutulur gider ama (dün "aethewulf" un Papazın çayırı blok sitesinde okuduğum yazının başlığından alıntı yaparak) "BİZ SALAK DEĞİLİZ" neler olduğunu, bize karşı yürütülen bu sistematik karalama çabalarını unutturmayacağız ve hep aklınızın bir kenarında olacağız.

Yürüyüşlerin yanı sıra Fenerbahçe taraftarı zor günler geçiren kulübüne maddi olarak da sahip çıktı. Aykut hocamızın ve kalecimiz Volkan'ın yaptığı basın toplantısının ardından "1 Milyon Taraftar Kart" kampanyası başladı. Hepimizin de bildiği gibi taraftar kartı, kulüp için en masrafsız ve güzel bir gelir getiren kaynak. 3 Temmuz günü 212.000 küsur olan Fenerbahçe Taraftar Kartı sayısı en son baktığımda 280bine ulaşmıştı. Bence az hem de çok az biliyorum ki Fenerbahçe taraftarı olarak daha fazlasını yapabiliriz.

Fenerium'lar satış patlaması yaşadı bu süreçte. Taraftar neredeyse her Pazar günü, her maç günü Feneriumları yağmaladı:) Her hafta sonu düzenlenen organizasyonlarla neredeyse kasayı alıp gidecek şekilde alışveriş yaptı Büyük Fenerbahçe Taraftarı.

Benim için belki de en duygusal olanıydı 20 Eylül günü. TFF'nin açıkçası bayanlara yaptığı hakaret belki de ters tepmişti. Nasılsa "bunlar bayandır maça gitmez" şeklinde hareket eden TFF seyircisiz maç oynama cezasını kaldırmış ve 12 yaşından küçük taraftarlar ile bayanlara stadın kapılarını bedava açmıştı. Ayrıca bir gün öncesi yorumları okuduğumda en fazla 1000-2000 taraftar olur şeklinde yorumlar da görmüştüm. Ama unuttuğunuz bir şey vardı beyler; bu taraftar FENERBAHÇE taraftarı kadını erkeği, genci yaşlısı hiç fark etmez. Gerçekten de onlar için fark etmemişti 50bine yakın bayan taraftarımız stadı hınca hınç doldurup takımlarına destek olmaya, yapılan haksızlığa karşı kendilerini göstermişlerdi. Maçın ardından gelen yorumlarda "ee bedava maç" denildi yavaş gelin beyler yavaş. O maç hiç de bedava değildi. Belki de o maç HAYAT’IN en pahalı maçıydı. Kuyruklar oluşturdular, saatlerce sırada beklediler çünkü yapılan bu haksızlık cidden çok ağırdı ve bu ağırlığı tüm gücüyle kaldırmıştı bayanlarımız. Sevdiklerine; takımına, içerde olan başkanına, yöneticilerine sahip çıkmak için ellerinden geldiğince haykırdılar. Fenerbahçe Marşını hep bir ağızdan söyleyip hepimizi de ağlattılar sağ olsunlar:)



İşin özüne gelecek olursak;

Fenerbahçe taraftarı şu an gerçekten bir savaş veriyor. Belki bu savaşı kazanırız, belki de kaybederiz orasını bilemem ama bir gerçek var ki; şu dönemde birbirini tanıyan tanımayan Fenerbahçe Taraftarı, gerçekten örnek olabilecek bir şekilde birbirine kenetlenmiş durumda. Bazısı ciğerinin son nefesine kadar haykırarak, bazısı kalemiyle bu savaş içindeler. Tek isteğim kimsenin umudunu yitirmemesi. Son olarak; bu savaşı kazanana dek savaşacağız ya da ölene kadar savaşacağız.


Püzant YÜCECAN


29 Eylül 2011 Perşembe

Fenerbahçe Yönetimi...

İster bizi küme düşürün, ister kümede bırakın ister amatör ligde oynatın. Kimin umurunda ki. Bizim içimizdeki Fenerbahçe sevgisini ateşini söndürebileceğinizi mi sanıyorsunuz?? Ben bu takımı babamın kucağında sevmeye başladım arkadaş. Ne şampiyonlar liginde oynuyor ne de her sene şampiyonluğa oynuyor diye değil. Yaşım otuz, inanın bu takımı ne zaman sevdim ne zaman bu renklere, bu armaya aşık oldum aklımda bile değil. Hala evimde eski maçların biletleri durur hiçbirini atmam, atmaya kıyamam hepsinin bende farklı anıları vardır. Babamın belki de bana en büyük armağanıdır Fenerbahçe. Bana en büyük hediyesi olmuştur. Unutur muyum sanıyorsunuz kısa şort giydiğim zamanlarda babamla birlikte gittiğim maçları. Unutur muyum sanıyorsunuz Şeytan Rıdvanı, Aykutu, İmparator Oğuzu. 104 yıllık bir çınarı böylesine kolayca yıkabileceğinizi mi sanıyorsunuz?? Siz baltalarınızı çektiniz, bu çınarı yıkmaya çalışıyorsunuz ama unuttuğunuz bir şey var beyler. O da büyük Fenerbahçe taraftarıdır... Biz vücudumuzla, kanımızla, canımızla bu çınara siper olmaya hazırız.
"DARAĞACINDA OLSAK BİLE SON SÖZÜMÜZ FENERBAHÇE"
Bunu asla unutmayın beyler...

Bu sözlerle bitirmiştik "FENERBAHÇELİ Olmak" başlıklı yazımızı. Tarihe baktım da 29 Temmuz tarihinde yazmışız bu yazımızı. Tesadüf odur ki tam iki ay önce yazmışız bu yazımızı. Daha değişik bir açıdan bakacak olursak da başkanın gözaltına alınmasından 26 gün sonra. Peki, o günden bugüne değişen neler oldu? Ya da oldu mu?

Öncelikle yönetimimiz açısından bakalım olaya. Genel olarak yönetimimizi ele alırsak 3 Temmuz'dan bugüne kadar maalesef çok pasif bir tutum gösterdiler. En son yapılan Olağanüstü Genel Kurul'dan başlayalım. Bir kere tarih olarak bence kesinlikle yanlış. 25 Eylül, yani olayların patlak vermesinden tam tamına 84 gün sonra. Neden bu Olağanüstü Genel Kurul'un yapılması için 84 gün beklendi?? Daha erken olamaz mıydı??

Olağanüstü Genel Kurulumuzun açılış konuşmasını yapan sevgili Başkan Vekilimiz Nihat Özdemir'in konuşmasını okuyunca gözlerim doldu demek isterdim ama maalesef. Tıpkı 3 Temmuz'dan beri gösterdiği pasif duruşu Olağanüstü Genel Kurul'da da göstermiş. Tekrarlar, teşekkürler vs. vs. ama konuşmanın en dikkat çekici kısmı ise sonuna doğru geliyor Nihat Özdemir'den;
"Benden sonra konuşacak değerli değerli kongre üyelerimizden isteğim, yargıya intikal etmiş bu durumu ve sürece dair olumsuz etki yaratabilecek yorum ve eleştirilerden kaçınmanızdır. Özellikle hukuki süreci; konunun dışındaki siyasetçiler, bazı kişi, kurum ve kuruluşlarla bağdaştırmamanızı istirham ediyorum."
Konuşmayı dinlemediyseniz veya daha sonra okumadıysanız yanlış okumadınız maalesef. Peki, oradaki Genel Kurul üyeleri bunları konuşmayacaksa neden oradalar diye bir soru geliyor hemen insanın aklına?? Bu insanlar neredeyse ellerine geçen her fırsatta medya aracılığıyla Fenerbahçe’mize acımasızca saldırırken orada bulunan Genel Kurul Üyelerimiz neden bu insanları eleştirmeyecek?? Başka bir soru ise şu; neden ve kimden korkuyorsunuz acaba??

Nihat Özdemir'den kürsüye gelen isim Vefa Küçük 3 Temmuzda yaşanan olayları 10 şiddetindeki bir depreme benzetiyor ve mevcut yönetimi de deprem yönetimi olarak tanımlıyor. Evet, tıpkı hükümetimizin Marmara depreminden sonra hiçbirşey yapmadığı gibi bizim deprem yönetimi de maalesef hiçbir şey yapmıyor Sayın Vefa Küçük. Benzetme belki olumlu açıdan söylenmesine rağmen maalesef benim aklıma böyle bir şey geldi.

Kürsüye gelen bir başka isim; efsanevi başkanımız Sayın Ali Şen. Yine güzel gayet duygusal döşenmiş bir şekilde konuşuyor. İnsanları nereden vuracağını gayet iyi biliyor. Daha önceki yazımda ne dediysem Ali Şen hakkında aynı şeyleri diyorum. Nerelerdeydin efsane başkan?? Keşke Bodrum'daki yalından daha önce çıksaydın ve taraftarın yanında olduğunu hissettirseydin. Sadece ekonomik açıdan sıkıştığın, batma tehlikesi geçirdiğin zamanlarda Fenerbahçeli olma büyük başkan. Zaten bu takımdan yeterince kazandın, eee şimdi kötü gününde biraz da olsa destek olma vakti değil midir efsane başkan....

Bence Olağanüstü Genel Kurul'da en güzel konuşmayı yapan isimdi Uğur Dündar. "Kimlerin neler yapması gerektiğini, kimlerin neler yaptığını, kimlerin yapmadığını; kimin mangal yürekli kimin tavşan pisliği olduğunu çok iyi görüyorum." Umarım gereken kişiler almıştır mesajları. Uğur Dündar'ın Aykut hocamıza Ali Koç'a, taraftara teşekküründen sonra Talat Zengin'in çıkıp bu isimlere Yönetim Kurulu üyelerini eklemesi abesle iştigalden başka hiçbir şey değildi bence. Ne yaptılar ki bugüne kadar onlara teşekkür edeceğiz???

Her Fenerbahçeli gibi ben de Olağanüstü Genel Kurulun yapılacağını duyduğumda sevinmiş, içimde bir umut yeşermeye başlamıştı yönetimimizle ilgili. Kendi kendime işte bu sefer önemli kararlar ve mesajlar çıkacak demiştim ama sonu maalesef hayal kırıklığı oldu.
Taraftarımızın yaptığı bu efsanevi direnişte onların başında komutan olması gerekenler neden korkak krallar gibi saraylarında saklanmayı tercih etmişlerdi? Neden bizim gibi savaş alanında göğüs göğse çarpışmayı tercih etmemişleri? Suya sabuna dokunmayıp bazı kişi ve kurumlarla ters mi düşmek istemiyorlar? Maddi çıkarlarınızı bozmak mı istemiyorsunuz yoksa açıklarınız ortaya çıkacak diye mi korkuyorsunuz?

Nihat Özdemir nasıl ki şu Olağanüstü Genel Kurulda pasif bir duruş sergiledi, genel süreçte de en başından beri bu tavrından maalesef ödün vermedi. Sürecin başlarında sadece kulübümüzün internet sitesinden bir iki açıklamada bulunan Nihat Özdemir ardından başkanımızın o fotoğrafını yayınlayan Fatih Altaylının programına çıkmak gibi bir gaflette bulunmuştu. Ardından komutan olmak yerine "Hadi beyler ben kaçıyorum" diyip istifa edip daha sonra bu kararından vazgeçti. Herkesin Digitürkünü Fenerbahçe için bıraktığı bir dönemde çıktı bize Digitürk almamızı söyledi. Yapma be Nihat Özdemir yapma bu taraftara yazık...

Geçen sezon her maç sonrası ekranlara çıkan Cihan Kamer nerelerde. Ticari ilişkileri olduğu başbakanına karşı ters mi düşmek istemiyor acaba? Madem ters düşmek istemiyorsun arkadaşım neden hala yönetim kurulundasın. Neden başbakanın düşman olarak gördüğü FENERBAHÇE'mizin içindesin. Git başbakanın yanında ne yapıyorsan yap ama bu kulübü kirletme.

Yönetimde son zamanlarda takdir ettiğim tek bir isim var o da hepimizin bildiği gibi Ali Koç. Adam bir şeyler yapmak istiyor, bu haksızlığa karşı durmak istiyor. Çünkü onun da içinde hala FENERBAHÇE ateşi yanıyor tıpkı bizim gibi. Hele yaptığı o müthiş, insanın tüylerini diken diken eden ve kendisinin de gözlerinin dolmasına neden olan o konuşması. O gece kendi kendime dedim işte Fenerbahçe’mizin ihtiyacı olan isim ortaya çıktı nihayet diye. Açıkçası bu süreçte bize önderlik edebilecek tek isim gibi gözüküyor Ali Koç. Ki son zamanlarda onu da pek ortalıkta göremiyoruz. Umarım O da diğerlerine katılmaz ve bu savaşta bizim efsanevi komutanımız olur.

Genel olarak 3 Temmuz'dan itibaren yönetimin takdir ettiğim tek bir hamlesi oldu. Fenerbahçe’mizin Şampiyonlar Ligine gidemeyeceğinden dolayı CAS'a gitmesi ve bu dava için Jean Louis Dupont ile anlaşmaları oldu. Umarım Avrupa'da daha iyi bir şekilde organize oluruz ve şu haklı davamızı kazanırız. Bu süreçte derdimizi Avrupa'ya anlatabilmek önemli. Çünkü bunlar Avrupa'dan korkar, çekinir. Hem hukuki açıdan iyi bir organizasyon hem de Avrupa'daki medya ve PR şirketleriyle ortak güzel bir çalışma ile Fenerbahçemize nasıl bıyık bir haksızlık yapıldığını anlatabiliriz.

Beyler; işler iyi giderken maç sonrası çıkıp konuşmak kolaydır ama zor günlerde yönetici olmak zordur. Kimle neyle ters düşeceğinin önemi olmaması lazım eğer sen Fenerbahçe Kulübünde yönetici isen. Sen Fenerbahçe'ye yönetici olmuşsan bunun hakkını sonuna kadar vermelisin. Ve yukarda da dediğim gibi; taraftarımızın göstermiş olduğu bu efsanevi direnişte hepiniz bire birer onların önünde savaşan komutanlar olmalısınız...

Aslında bu yazıyı yazmayı planlarken hem yönetimin hem de taraftarın 3 Temmuz'dan beri neler yaptığını ve yapmadığını tek bir yazıda göstermekti amacım. Eee yönetimimizin bu kadar eksiği olup, taraftarımızın da bir o kadar artısı olunca yazının çok uzayıp sıkacağını düşünerek, taraftarımız; yani bizim için ayrı bir şeyler karalamak istedim...


Püzant YÜCECAN

1 Eylül 2011 Perşembe

Biricik Sevgilim...

Onu ilk gördüğümde daha ufacık, neyin ne olduğunu bilmeyen, kısa şortuyla ortalarda dolanan küçük bir çocuktum. Küçük olmama rağmen hala daha dün gibi hatırlarım. Bembeyaz kıyafetinin içinde o uzun sarı saçları ve masmavi gözleriyle beni adeta büyülemiş gibiydi. Ona bakmaktan, onun her hareketini izlemekten kendimi alamıyordum adeta.

Onla tanışalı daha çok yeni olmuştu ama Onu bir türlü aklımdan çıkaramıyordum. Tanıştığımız ilk günün bir hafta sonrası babam beni tekrardan Onla tanıştığımız o yere götürmüştü. İlk defa orada görmüştüm onu ve yine oradaydı tüm güzelliğiyle. Kim bilir kaç kişi benim gibi Onu ilk gördüğünde ona vurulmuş, ona aşık olmuştur. O ufacık yaşta bile olsam Onu benden başka sevenlerin olduğunu düşündükçe sinirleniyordum ve kıskanıyordum. O zamanlar ona bugün de dediğim gibi "Biricik Sevgilim Benim" diyordum hep. Evet o benim biricik sevgilimdi. Karşılıksız hiçbir çıkar olmadan safça, çocukça duygularımla sevdiğim.

Artık hafta sonunun gelmesini iple çekiyordum. Çünkü biliyordum ki hafta sonu geldiğinde Onu görebileceğim. Cuma akşam ve cumartesi sabahtan derslerimi biran önce bitiriyordum ki Onu görmeye engel çıkmasın karşıma:) Babamla Onu görmeye artık daha sık gitmeye başlamıştık. Sağ olsun beni her hafta sonu Onun yanına götürüyordu. Babam da farkındaydı Onun yanında mutlu olduğumun, huzur bulduğumun. Onun yanında mutlu oluyordum çünkü onla birlikte olmanın tadını almıştım bir kere. Bu bir alışkanlık değildi bunu gayet iyi biliyordum, çünkü her alışkanlık bir gün terk edilebilirdi ama Ona olan aşkım asla.

Yıllar geçiyor ben Onla beraber büyüyordum ama o hep aynı ilk gün gördüğüm güzellikte ve büyüklükteydi. Artık Ona olan aşkımı kelimelere dökemeyecek hale geliyordum. O nereye gitse ben oradaydım. Her zaman o babamla gittiğimiz yerde olmuyordu. Bazen İstanbul dışına bazen de ülke dışına çıkıyordu. Ben ise elimden geldikçe Onun olduğu yerlerde olmaya çalışıyordum. Eee bir kere kapılmıştık büyüsüne, aşkıma "Biricik Sevgilime".

Evet daha önce de dediğim gibi Onu benden başka sevenler de vardı. Yıllar geçtikçe yavaş yavaş anlamış ve çaresizce kabullenmiştim artık ama Ona olan sevgim, aşkımı azaltmamıştı bu tabi ki. İyi günde de kötü günde de yanındaydım hep Onun. Özellikle de kötü günlerinde. Çünkü biliyordum ki kötü günlerde bana, benim Ona duyduğum sevgiye daha çok ihtiyacı vardı.

İşte son birkaç aydır da O çok kötü zamanlar geçiriyor. Her bir yandan Ona saldırıyorlar, Onu suçluyorlar. Hatta bununla kalmayıp Onu yargılayıp asıyorlar maalesef. Bir suç işlemiş diyorlar daha suçu kesinleşmeden asıyorlar idam ediyorlar. İçim acıyor, gücüme gidiyor. Gücüme gidiyor çünkü bakıyorum bu suçlayanlar kim diye anlam veremiyorum. Ben Onu senelerdir tanımama rağmen "bu suçu işlemiştir" diyemiyorum ama daha iki gün önce Onla tanışmış olanlar kesin karara varıyorlar.

Başlarda Onu yalnız sandılar ve Ona acımasızca saldırdılar ama farkında değillerdi Ona olan sevgimizin, aşkımızın. Şimdi Onu seven Ona aşık olan ben gibi herkes birbirine kenetlenmiş durumda. Onu korumak Ona bir zarar gelmesini önlemek için. Onun önünde bir kale gibiyiz adeta. Belki haklı tarafları olabilir bilemiyorum olsa bile onların bilmedikleri bizim de her şeyden çok bildiğimiz şey bizim Ona olan aşkımızın hiçbir şekilde değişmeyeceği. Nasıl bir sevgili aşkının yaptığı hatalardan dolayı onu hayatından silmezse biz de Onu hayatımızdan çıkaramayız. Onu affeder ve Onu her zamankinden bile daha çok severiz. Onların her saldırışında biz daha çok kenetleniyoruz. Sevgimizi, aşkımızı her şeye herkese inat gösteriyoruz.

Belki de şu otuz senelik kısa ömrümde babamın bana kattığı en güzel ve tek şey O. Her zaman dediğim gibi Onu hep ilk gördüğümdeki çocuk gibi seveceğim ve asla bu sevgim azalmayacak. Ona kızacağım, sinirleneceğim, darılacağım ve hatta bazen Ondan uzaklaşacağım ama biliyorum ki Ona daha büyük bir özlem ve aşkla çaresizce geri döneceğim. Çünkü O benim "BİRİCİK SEVGİLİM"...



Çünkü O benim en büyük aşkım...Çünkü O benim "FENERBAHÇEM"...



Püzant YÜCECAN





Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...